İkinci dünya savaşının ateşi yeni yeni sönüp dünyanın üstündeki kara bulutlar dağılmaya başladığında birkaç günlük yolculuğun yorgunluğuyla askerden dönen kara yağız delikanlı Çukurova’ya ayakbastı. Sırtında bir soluk mintan, siyah, eprimiş bir şalvar ve tozlu ayaklarında eski çarıklar…

Ali, baba ocağından ilk kez askere gitmek için ayrılmıştı dört yıl önce. Tam dört koca yıl askerlik yapmıştı Mardin’in sıcak yazında, karlı kışında. Dört yıl boyunca hiç izne de gelmemişti. Nasıl gelsin? O günün koşullarında Mardin’den Adana’ya nerdeyse bir haftada geliniyor. O da kimi zaman yayan, kimi zaman at sırtında, kimi zaman da kara trenle… Zorlu, kasvetli, gürültülü bir yolculuk…

Toroslardaki köyüne gitmeden önce bir gece de Adana ‘da kalmak istedi. Kim bilir bir daha ne zaman yolu düşecekti? Geceyi bir handa geçirmek fikriyle dolaşmaya başladı Adana’nın sokaklarında. İnsanlar gelip geçiyordu, birbirinden habersiz, Ali’nin askerden döndüğünden habersiz…

Şimdiki İstasyon Meydanı denilen yere vardığında ışıl ışıl bir kalabalık gördü. Bir tiyatro kumpanyası gelmişti Adana’ya. Birden kalbi heyecanla çarptı. Görmeden gitmek olur muydu? Ya varınca ne anlatacaktı köylüye Mardin’in yoksulluğundan, sıcağından, sineğinden gayri? Ürkek adımlarla kalabalığa yaklaştı. Renk renk resimler, ışıklar… Gözleri, yüzleri boyalı kadınlar, erkekler…  Cebindeki birkaç kuruşla bilet aldı gece handa aç yatma pahasına ve içeri girdi.

Bir süre sonra ışıklar söndü ve sahneye loş bir ışık yansıdı. Perdenin gerisinde on altı, on yedi yaşlarında, ay gibi bir kız hüzünlü sesiyle türkü söylemeye başladı.

“Kara bahtım kem talihim taşa bassam iz olur
Başım bir Erciyes dağı yaz günleri kış olur
Ben feleğe neylemişem kırdı kanadımı kolumu heder eyledi yar
Ağustosta suya girsem balta kesmez buz olur
Yüz yaşında bir yar sevsem on üçünde kız olur
Ben feleğe neylemişem kırdı kanadımı kolumu heder eyledi yar”

Ali’nin kulaklarında bütün gece bu ses yankılandı durdu. Handa ne yana dönse kızın aksi bir o duvara bir bu duvara vurdu.

Sabah olunca Toros dağlarına karşı, adımları da yüreği de demir gibi ağır, yola koyuldu. “Ah parasızlık,” dedi. “Hiç olmazsa bir gece daha kumpanyayı seyredecek param olsaydı.”

Toros dağlarının yolları kıvrım kıvrım… Kimi yeri yar, Ali’nin gönlünde yar… Dağların başı bulutlara yakın; Ali’nin köyüyse bulutların gölgesinde. Yol, uzun yokuşlardan sonra bir düzlüğe varınca yer yer ardıç ağaçları Ali’ye artık Adana’dan çok uzakta olduğunu fısıldıyordu. Geriye dönüp baktığında Adana artık çukurda, uzak ve sisli bir rüyaydı.

Ali, köyüne varınca çalışmaya başladı. Çiftte çubukta, bahçede bağda…

Önce güzeller güzeli Meryem’le evlendi. Meryem ki, ilmek ilmek örgülü saçları bir yorgan gibi serilir Ali’nin üzerine. Ne çare, yoksulluk her yerde. Geçim derdiyle ayrıldılar..

Ali’nin ikinci karısı, köyün zenginlerinden Kerim Ağa’nın kızıydı. İlk evliliğinden olan evlatlarından koparılan, ciğeri dağlı Ayşe. Ayşe’den altı çocuğu oldu Ali’nin: üçü erkek üçü kız. Beş, on sene derken otuz yıllık evliliği Ayşe’nin dünyadan erken göçmesiyle sona erdi.

Anne, baba, kardeş, eş derken Ali bir bakar ki, dünyada yaşıtı neredeyse kalmamış. Kızları, oğulları ise hepsi hayat gailesinde…

Bugünlerde doksan yaşını aşmış Ali Dede, yine Adana’da. Ama ne İstasyon Meydanına gidecek hali var ne de eski kumpanyaların Adana’ya geldiği var. Hastanedeki yatağı pencereye yakın… Adana’nın kalabalık caddelerinden yükselen buğu Ali Dede’ye ne Meryem’i ne de Ayşe’yi hatırlatıyor. Onun bugünlerde hayalinde yalnız dokunaklı sesiyle türkü söyleyen o kumpanyadaki genç kız var. Tıpkı at sırtında dağa oduna giderken olduğu gibi, tıpkı kızgın güneşin altında ekin biçerken olduğu gibi düşüncesinde bir tek o var. Sanki o kız sahneden hiç inmeden yıllarca bu türküyü söylemiş, Ali ise askerden döndüğü günkü gibi genç, hep bu türküyü dinlemiş.