Alman yazar Franz Hohler’in kaleme aldığı Dr. Parkplatz adlı eser, 1997 yılında Orhan Özdemir tarafından Dr. Parkyeri adıyla Türkçeye çevrilmiş ve Kültür Bakanlığınca yayımlanmıştır.

Hohler, kendisini bu eseri yazmaya iten gücü; çocukları kurt, tilki masallarıyla korkutmak yerine; çocuklara günlük hayatta karşılarına çıkan kurt ve tilkileri tanıtmak olarak açıklar.

Dr. Parkyeri, -bir parkta bahçıvan olan dedesi, henüz parkyerlerinin hiç olmadığı zamanlarda vermişti bu ismi ona-  İsviçre’nin küçük bir kentinde kendi halinde yaşayan bir felsefe doktorudur. Ancak kapısında “Dr.” yazısını gören komşuları onu hekim olarak görür ve başta tıbbî problemleri olmak üzere psikolojik, sosyolojik problemlerini onunla paylaşıp ondan çare umarlar. Böylelikle Dr. Parkyeri’nin şöhreti kısa sürede tüm kente yayılır. Bu durumdan memnun olanların yanı sıra rahatsız olanlar da vardır. Başta hekimler… Dr. Parkyeri onların kazancını büyük oranda engellemiştir. Hekimlerin şikâyeti üzerine polis onu kentten göndermeye karar verir.  Bir gece kentte nereden geldiği anlaşılmayan polis sirenleri sesi duyulur. Ses, Dr. Parkyeri’nin evinden gelmektedir. Bu olay birkaç gece daha devam eder. Durumdan şüphelenen polis, Dr. Park yerinin evini arar ve eline geçen her şeyi alır götürür. O günden sonra bu küçük kenti sinekler istila eder. O kadar çok sinek vardır ki gündüzleri bile gece gibi karanlık olmuş, halk evlerinden çıkamaz duruma gelmiştir. Bu durumun da sebebinin Dr. Parkyeri olduğu düşünülür ve polis Dr. Parkyeri’nden sinekleri kovmasını ister. Dr. Parkyeri kentin kütüphanesinde ve arşivinde birkaç gün çalıştıktan sonra yaklaşık iki yüzyıl önce şifalı bitkilerden ilaç yaptığı için halk tarafından öldürülen bir baharatçının uygun koşullarda gömülmediğinden sineklerin ortaya çıktığı sonucuna ulaşır. Baharatçının öldürüldüğü yer bulunur ve çıkan kemikler uygun şekilde defnedilir. Bu olayla birlikte kentteki bütün sinekler de ortadan kaybolur. Başta belediye başkanı, polisler olmak üzere tüm halk bu duruma çok sevinir ve Dr. Parkyeri’nden kentte kalmasını isterler. Dr. Parkyeri de ölünceye dek İsviçre’deki bu küçük kentte yaşar.

Elli iki sayfadan oluşan bu kitap, çocuk kitapları serisinden basılmış olmasına rağmen yetişkinlere de birçok düşüncenin kapısını aralamaktadır. Kitaba dair düşüncelerimizi kurgusal ve eğitsel anlamda iki bölümde ele alabiliriz.

Eser, klasik bir kurguyla başlar ve son bulur. Olaylar son derece sıradan ilerlemektedir. Dr. Parkyeri, bir yabancı olarak geldiği kentte insanlarla tanışmakta ve onlara yardımcı olmaya çalışmaktadır. Bunu da hiçbir maddî karşılık beklemeden sadece semaverde komşularına ikram etmek üzere hazırladığı çaylarını içerken yapmaktadır. Burada semaver, Dr. Parkyeri ve komşuları arasındaki kapıları aralayan, insan ilişkilerine sıcaklık getiren bir simgedir. Dr. Parkyeri’nin komşularınca tercih edilme sebebi isminin önündeki Dr. kısaltmasıdır. İnsanlar onu bir komşudan öte her türlü hastalığa çare bulabilecek bilge bir kişi olarak görmektedir. İşte bu noktada “sürekli kaynayan semaver” Dr. Parkyeri’nin de aslında sıradan bir insan olduğunu, herkes gibi sıradan ihtiyaçları olduğunu okuyucuya anımsatmaktadır.

Dr. Parkyeri, kendisini ziyaret eden komşularına “uygulamaları koşuluyla” sıradan tavsiyeler vermektedir. Aslında yaşanılan sıkıntıların birçoğunun da psikolojik olduğunu görmüş ve komşularının sıkıntılarını dinleyerek onlara yeni ufuklar açmıştır. Bu anlamda okuyucuya dinlemenin iletişimin temelini oluşturduğunu fark ettirmektedir.

Nitekim kimilerinin hoşuna giden bu durum, birçoklarını da kızdırmaktadır. Bu noktada olayların gidişatı normal seyrinden çıkar ve okuyucuyu meraklandıran, telaşlandıran, korkutan soru işaretleri oluşur okuyucunun zihninde. Günlük hayatta da kimilerinin olumlu karşıladığı bazı durumlar başkalarını rahatsız etmektedir. Dr. Parkyeri’nin komşularının dertlerini dinlemesi hekimleri rahatsız etmiştir. Çünkü maddî çıkarlar üzerine kurulan sistemlerde kazancın eksilmesi –başka bir kazanç gözetilmediği için- çıkar gruplarını birbirine düşürebilir. Böyle durumlarda yapılması gereken en uygun şey, sistemi bozan parçanın sistem dışına atılmasıdır. Öyle de olur. Polis, Dr. Parkyeri’ni –yasaların verdiği güçle- yaşadığı kentten taşınmaya zorlar. Burada “polis” kavramı yasaları, vatandaşın iyiliği için kullanmayıp aksine yasaların gücünü kendine yükleyerek, vatandaş üzerinde baskı yaratan bir unsur olarak karşımıza çıkar.

Olaylar karşısında doğal olarak Dr. Parkyeri’nin zihninde de bazı sorunlar oluşmaya başlar. Doğup büyüdüğü topraklarda savaş olduğu için İsviçre’nin adı eserde geçmeyen bir küçük kentine yerleşen Dr. Parkyeri, kısa sürede bu kente ve insanlarına alışmıştır. Hiçbir mantıklı sebep yokken insanlar tarafından ötekileştirilmesi ve kentten gönderilmek istemesi Dr. Parkyeri’nde kaygılara sebep olmuştur. Bu doğal duygu durumu okuyucunun kolaylıkla empati kuracağı bir olgudur.

Bu olaydan sonra kentte her gece yankılanan polis sirenleri sesi ve bu sesin Dr. Parkyeri’nin evinden gelmesi okuyucunun ilgisini fazlasıyla uyandırmaktadır. Ardından kenti sineklerin kaplaması ve gücü elinde barındıran polisin çaresiz kalması olayları yine Dr. Parkyeri’nin çözeceğini işaret etmektedir. Burada insanları, geceleri uykularından uyandıran siren sesleri, aslında toplumu rahatsız eden bir durumu simgelemektir. Uykuları kaçıran ise insanların vicdanı ya da vicdansızlığıdır. Sineklerin yarattığı karanlık, farklı düşüncelere kapalı olmaktan, eleştiriden, eleştirmekten uzak olmanın göstergesidir. İnsanlar, düşünsel anlamda o kadar sağır, dilsiz ve kördürler ki kendilerinden başka hiçbir şeyi görmemektedirler. İnsanların sineklerden korunmak için çarşaflara sarınması ise esasında kendi varlıklarını bile ispat etmekten çekinmelerinin, düşüncelerini özgürce dile getiremediklerinin göstergesidir. Yine haklıyı haksızı ayırt etmekte yanlı davrandıklarını, haklının yanında, haksızın karşısında duramadıklarının basit bir örneğidir.

Dr. Parkyeri, insanlar tarafından kolayca sevilmiş,  herkesin beğenisini kazanmıştır.  Olumsuz olaylar nedeniyle de bir anda insanların gözünden düşmüş, fırından ekmek dahi alamayacak duruma gelmiştir. Bu olay, toplumlarda düşüncenin bir salgın gibi yayıldığını gösterirken insanların da daima kalabalık ve güçlü tarafta olmayı tercih ettiklerinin açık bir örneğidir. Karşı durabilmek, fikirlerini sonucu ne olursa olsun her ortamda kanıtlarıyla savunabilmek, istenilen bir olgu olmasının yanı sıra, eğitimle kazandırılması hedeflenen davranışlardandır.

Dr. Parkyeri, çeviri bir eser olmasına rağmen ülkemizde yaşanılan birçok duruma ışık tutmaktadır. Doktor-hekim kavramlarının karıştırılması ülkemizde de yabancı olunan bir durum değildir. Ancak özellikle okul öncesi ve ilköğretim çağlarında bu kavram kargaşası aşılmalıdır.

Dr. Parkyeri’nin “devlet lisesi” sınavlarına hazırlanırken hasta olan bir öğrenciyi ve kaygılı annesini, insan sağlığının sınavlardan daha önemli olduğunu söyleyerek sakinleştirmesi, sınav kaygısını aşma konusunda farkındalık kazandırması açısından önemlidir.

Şişman bir kamyon şoförüne “az yemesini” telkin eden Dr. Parkyeri, insanları çağımızın hastalığı olan obeziteye karşı uyarmaktadır.

Patronuyla anlaşamadığı için mide ağrıları yaşayan bir işçinin probleminin psikolojik temelli olduğunu anlamış ve patronuyla konuşup işten ayrılmasını söyleyerek komşusunun rahatsızlığını gidermiştir. Toplumdaki güç dengeleri ne olursa olsun bireylerin hak ve özgürlüklerinin farkında olması da eğitimin amaçlarındandır.

Yine Dr. Parkyeri’nin sinek sorununu çözmek için kütüphaneyi kullanması, kütüphane kullanmanın, araştırma yapmanın önemini somutlaştırmaktadır.

Eser, Dr. Parkyeri’nin suçsuzluğunun ortaya çıkmasıyla ve halkın gözünde yeniden itibar kazanmasıyla son bulur.

Dr. Parkyeri, en genel anlamda eleştirel düşünme becerisinin kazandırılmasını hedefleyen bir eserdir. Eleştirel düşünmenin en önemli basamağı, eleştirel okumadır. Gerek çocuk gerekse yetişkinler, okuduklarını sorgulamalı, çağrışımları, örtük anlamları ve yazarın aslında ne demek istediğini anlamaya çalışmalıdırlar. Dr. Parkyeri, ilk bakışta sıradan birini anlatan sıradan bir kitap olabilir ancak var olanın ardındakini görmek okuyucuya çok daha fazlasını kazandıracaktır. Bazen bir tek sözcük bile insana umulmadık dünyaların kapılarını aralayabilir. Bu nedenle insanlar gerekirse okudukları her cümle belki de her kelime üzerine soru sormalı, soru sormalı, soru sormalıdır.

Yukarıda kurgusal ve eğitsel açıdan değerlendirdiğimiz eser, ne yazık ki ilk baskısından sonra tekrar basılmamıştır. Birinci baskı ise çoktan tükenmiştir. Gelecek kuşakların bu eserden mahrum kalmaması için eserin yeniden basımlarının yapılması elzemdir.