AHISKALI ÖMER FAİK NUMANZADE’NİN MATBUAT HAYATI-26 [1]

 

Bilindiği gibi Çarlık Rus idaresi ele geçirdiği yerlerde yerli halka ulaşmak ve onlara çeşitli bilgileri aktarmak için Rusça ve yerel dillerde gazeteler çıkardı. Bu gazetelerde genellikle çeşitli kanunlar ve resmi duyurular, ilgili toplumun yerel dilinde yayınlandı. Rusya Türkleri arasında yayınlanan gazetelere Özbek ve Kazak Türkçesiyle çıkan Türkistan Vilayatınıñ Gazeti (1870-1882) ile kazak Türkçesi ile çıkan Dala Vilayatınıñ Gazeti (1888-1902) örnek olarak verilebilir. Bu gazete sayfalarında resmi idari duyurular, kanunlar ve ilanların yanında yerel yazarların çeşitli yazıları da yayınlandı. Bu iki gazete resmi gazeteydi ve Rusça çıkan gazetelerin bir eki olarak çıkartılıyorlardı. Türkistan Vilayatınıñ Gazeti, Türkistansiye Vedomosti (Türkistan Haberleri), Dala Vilayatınıñ Gazeti ise Amolinsiye Oblastnıye Vedomosti (Bozkır İlinin Haberleri) gazetelerinin ekidir (Chitilov 2013: 4).

Rusya Müslümanları arasında başlayan ceditçiliğin, yani yenileşmenin açılan okullar gibi modern unsurların yanında yayın hayatına başlayan gazete ve dergilerin de önemi çok büyük olmuştur. Bu gazete ve dergileri Rusya Türkleri tarafından neşrediliyordu. Ancak gazete ve dergiler çıkarmak için ilkin resmi Rus makamlarına başvurmak gerekiyordu. Bu başvurulardan sonuç almak ise çok uzun sürüyordu ve bu da ancak bin bir uğraşı ile zorlukla alınan izinler neticesinde oluyordu.

Rusya Türklerinin çıkardığı gazetelerin başında Azerbaycan Türklerinden Hasan Bey Melikzade Zerdabî’nin 1875-1877 yılları arasında Bakû’da çıkardığı Ekinçi gazetesi gelir. Ekinçi’nin ardından Said Ünsizade’nin Tiflis’te çıkardığı Ziya (1879-1880), Ziya-yı Kaskasiye (1880-1884) gazeteleri, kardeşi Celal Ünsizade’nin çıkardığı Keşkül (1883-1891, önceleri dergi sonra gazete olarak çıkar) ve Mehemmedağa Şahtahtlı’nın yine Tifliste çıkardığı Şark-ı Rus (1903-1905) gazeteleri yayımlanır. Bu gazetelerde Rusya Müslümanlarının eğitim meselesi ön plana çıkartılmıştır (Akpınar 2018: 25).

Çar II. Nikola’nın, 1905 ilk Rus İhtilali’nden sonra ilân ettiği 17 Oktyabr Fermanı ile Rus çarı, birtakım tavizler vermek zorunda kaldı ve Çarlık Rusya’sı vatandaşları, özellikle Rusya Müslümanları için kısmen de olsa bir serbestlik dönemi başladı. Rus Meclisi olan Duma açıldı, bu dönemde Rusya Müslümanlarının basın yayın faaliyetleri arttı ve birçok şehirde yayın hayatına başlayan gazete ve dergilerin sayısı hızla çoğaldı.

1905 Rus Meşrutiyeti’nin getirdiği hürriyet havası çok uzun sürmese de, bu durum Rusya Türkleri arasında birçok alanda gelişmelerin kapısını hızla açtığı gibi basın hayatının da birdenbire canlanmasına sebep oldu. Bakû’da 1905-1917 yılları arasında Hayat, İrşat, Terakki, Tekamül, İttihat, Seda, Yeni İrşat, Basiret, Açık Söz, Yeni İkdam, Doğru Söz... gibi gazeteler Füyüzat, Molla Nasreddin, Debistan, Rehber, Yeni Füyüzat, Güneş Şelale, Dirilik, Tuti, Kurtuluş... gibi dergiler çıktı. Petersburg’da Mirat, Ülfet, Kazan’da Kazan Muhbiri, Yuldız, Timiz, Tañ, Uralsk (Cayık)ta Fikir, El-Asrü’-l-Cedid, Uklar, Orenburg’da Ural, Vakit, Şura, Hacıtarhan’da Burhan-ı Terakki... gibi süreli yayınlar dönemin siyaset, fikir ve edebiyat hayatına önemli katkılarda bulundular (Akpınar 2018: 25).

Hiç şüphesiz Rusya Müslümanlarının çıkardığı en önemli, verimli ve uzun soluklu gazetelerin başında Tercüman gazetesi gelmektedir. Tercüman gazetesini 1883 yılında Kırım’ın Bahçesaray şehrinde İsmail Gaspıralı çıkardı. Tercüman gazetesi 1918 yılına kadar yanın hayatına devam etti ve kısa zamanda bütün Rusya Müslümanlarına hitap edip onların eğitim ve modernleşe hareketine yön vermiş ve ayrıca onların tek iletişim organı olma başarısını elde etti. (Akpınar 2018: 25). Hatta Rusya sınırları dışındaki bölgelerde yaşayan Türk toplulukları arasında da ilgiyle okundu.

Bu yazıda ise Rusya Müslümanlarının çıkardığı Molla Nasreddin dergisine ve bu dergiyle ilgili Ömer Faik Numanzade’nin İrşat gazetesinde yayınlanan Açık Sözler ile “Molla Nasreddin” Bağlandı adlı iki yazısına değineceğiz (Gurbanov, 1992: 162-166).

İrşat gazetesinin 1907 yılının 104 sayılı sayının başlık klişesi

 

Bilindiği gibi, Molla Nasreddin dergisi, dönemin en önemli fikir, siyaset, edebiyat ve mizah dergisidir. Dergi, Celil Memmedguluzade ve Ömer Faik Numanzade tarafından arasında 1906-1921 yılları (Tiflis: 07.04.1906-09.01.1917, Tebriz: 1921, Bakû: 1922-1931) haftalık olarak çıkartıldı. Azerbaycan’ın mizah dergilerinin baş tacı olan Molla Nasreddin, Osmanlı Devleti, İran ve Çarlık Rusya’sında ilgiyle okunmuş, zamanında büyük yankılar uyandırmış ve kendine mahsus bir edebî ekol oluşmuştur. Hatta bu dergi etrafında toplanan şair ve yazarlara Molla Nasreddinçi denilmiştir. Dergide siyasi ve içtimai olaylar, bunlarla ilgili şahıslar veya resmi şahsiyetler karikatürlerle, durumlarına uygun kısa mizahi yazılarla veya şiirlerle ifşa edildi. Derginin kapağında, her zaman Celil Memmedguluzade’nin isteği ve görüşü üzerine ressam O. İ. Şmerlig veya İ. Rotter tarafından çizilen renkli karikatür yer alırdı. Bu karikatürler yayınlandıkları günlerin siyasi, içtimai problemleri, aktüel hadiseler hakkında olur ve çoğunlukla karikatürün maksadı birkaç satır yazıyla veya uygun bir manzume ile pekiştirilirdi. Bu da halk arasında derginin etkisini artırırdı ve mizahi düşüncesinin anlaşılmasını kolaylaştırırdı. Derginin tirajı 5-6 bine kadar yükselmişti. Bu dergi Azeri Türkçesinin yazı dili olarak gelişmesinde büyük rol oynadı ve bu dergide Celil Memmedguluzade, Mirza Elekber Sabir, Abdurahhim Bey Hakverdili, Mehemmed Said Ordubadî, Eli Nazmi, Eligulu Gamkûsar, Eli Razı, Ömer Faik Numanzade, Kurbaneli Şerifzade, Selman Mümtaz, Feridun Bey Köçerli ve diğer şair ile yazarların yazıları çıktı (Akpınar, 1994: 93, 453-454).

Molla Nasreddin dergisi, Gayret Matbaası’nda yayın hayatına başladı. Gayret Matbaası 1905 yılında Ömer Faik Numanzade, C. Memmedguluzade ve Bağırof tarafından Tiflis’te kurulan bir matbaadır. Bu matbaa, Azerbaycan’da maarifin, millî düşüncelerin gelişip yayılmasında büyük katkıda bulunmuş, birçok süreli yayın ve kitaplar burada basılmıştır. Molla Nasreddin dergisi ve Ö. F. Numanzade’nin ilk kitabı olan Davet (1905) de bu matbaada basılmıştır (Akpınar 1994: 470).

Yeri gelmişken Ömer Faik Numanzade, İrşat gazetesinin 209. sayısında çıkan Davet ve Tevakku başlıklı yazısında Gayret Matbaasıyla ilgili şunları yazıyordu: Herkes bu mukaddes niyete iştirak edip millete bir hizmet etmek isterse bizim kent ve fukara cemaatinin ağır maişetlerinden, istibdat idarenin zararından ve bunlar kimi (gibi) zamanemizin ihtiyaç gördüğü meselelerden bâis hırda hırda (küçük küçük), meselâ: Sekiz, on altı, igirmi (yirmi) sahife büyüklüğünde mecmualar yazıp Molla Nasreddin veya Gayret Matbaası idaresine göndersinler. Özlerinden yazmak istemeyip tercüme etmek isteyenler öz adreslerini bize bildirsinler. Biz özlerine Rus dilinde yazılmış hırda hırda mecmualar göndererek ki tercüme edip bize göndersinler.” (Çitil, Bizim Ahıska dergisi, Sayı: 52, 2018).

Ömer Faik Numanzade, 1906 yılında Molla Nasreddin dergisinde ikinci redaktör ve yazar olarak çalıştı ve aynı zamanda da İrşat gazetesinde yazılar yazdı. 1907’de İrşad’da yazdığı Açık Sözler ve Molla Nasreddin Bağlandı adlı makaleleri yüzünden tutuklandı (Beşikçioğlu 2008: XXIII).

Bu bilgilerden sonra Ömer Faik Numanzade’nin İrşat gazetesinde çıkan bu iki yazıya gelelim. İrşat gazetesinde çıkan bu iki yazıyı, her zaman olduğu gibi, Arap harfli Türkçe yazıdan Latin harflerine aktararak değerlendireceğiz. Böylece o dönemde Molla Nasreddin ile ilgili söylenenler ve yaşanan olaylarla ilgili Ömer Faik gibi bir aydının değerlendirmelerini birinci ağızdan öğrenmiş olacağız. Bu sayede günümüzde onun hemşehrileri olan Ahıska Türkleri ve genelde Türk toplumu içinde yaşananları eski dönemle karşılaştırma imkânını elde etmiş olacağız. İşte bu yazılar:

 

Açık Sözler

5 İyün 1907/6 Cemaziyelevvel 1325, [17 Haziran 1907] İrşad, Sayı: 104

Son derece hürriyetperver olan “Molla Nasreddin” mecmuası bir pârelerinin meslek ve tabiat-ı müstebidanelerine hoş gelmeyip onun ohunmasını (okunmasını) haram ediyorlar. Şer’i ve akla mugayir olan bu keyfi hüküm ve emirlerden görünür ki bunlar şeriat, adalet, insaniyet taraftarı değil, belki istibdat, zulüm, cehalet ve bedeviyet hadimidirler.

Belî (Evet), cehalet ve zulüm hadimidirler ki din ve millet haini olan urefânın (ariflerin), ulemânın (bilginlerin) ve hatta adaletsiz hakimlerin şekillerini çekip istihzâ eden (resimlerini yapıp alay eden) bir mecmuanın ohunmasını (okunmasını) haram edip cemâati (topluluğu) köhne karanlık ve esarette bırahmağa (bırakmaya) çalışıyorlar. Ve hiddetlenip etraflarına “tekfir” kığılcımı (kıvılcımı) saçıyorlar ve bununla bir pâre avam cemâati (topluluğu) kör ve gafil bırahıp öz menfaat-i şahsiyesi manzûr ile hüküm ve fermanfermalık (padişahlık) sürmek istiyorlar. Lâkin zihî (ne güzel) gaflet! Bunlar nâhak (haksız) zahmet çekiyorlar. Saçtıkları “tekfir” kığılcımları (kıvılcımları) özlerini ve öz (kendilerini ve kendi) istibdatlarına tâbi’ bir pâre biçareleri yandırmaktan sevayi (başka) bir şeye yaramayacaktır.

Arhayın (Müsterih) olsunlar ki cemâatimiz bir derece uyanıptır (uyanmıştır). Dahi (Gene) cemâatimiz âlimin terakkisini, özge milletlerin güç ve kuvvetlerini, galiplik ve muvaffakiyetin vasıtaları olan ilim ve marifeti görüp ahval-i cihanı muhakemeye başlayıplar (başlamışlar).

İslâm âlemi dahi bunların istedikleri teki (gibi) kalmayacaktır ve kalmıyor. Nice yüz illerden (yıllardan) beri âlem-i İslâm’ın üstüne çöken kesîf (yoğun) zulmetin arasından bir hakikat ve marifet seli cûşa (coşkuya) gelip gittikçe büyüyor, büyüdükçe ileri gidiyor. İleri gittikçe mani olmak isteyen iki yüzlü mollaları, kûtah (kısa) beyin muharrirleri, yalancı milletperestleri, cebbâr (zorba) hakimleri, zalim emirleri, hilaf-ı hakikat hayalet ve itikadatı, şeriat yerine geçen köhne bid’at ve âdetleri yahıp (yakıp) özge (başka) bir âlem vücuda getirmektedir.

Koy bunlar ha kışkırsınlar (bağırsınlar) ki adaletsiz hükûmete itaat etmek, iki kapiklik (kuruşluk) menfaate secde eden “ulemâya” kul olmak, fakir ve kâsiblerin (kazananların) kazançlarını gaddar (acımasız) hakimlere, cahil mollalara, hain imam-ı cumalara yedirmek, ulûm-ı akliye (aklî ilimler) tahsil etmeme - İslâm’ın, Kur’ân’ın kat’î (kesin) hükümleridir. Koy ha tekfir etsinler ki şeriatta ihtilaflı bir meseleyi mübahese (tartışma) meydanına koyup hakikatin ne cür (nasıl) olduğunu bilmeğe çalışmak “küfür ve dalalet”tir. Hiç kes (Hiç kimse) bunlara kulak asmayacaktır. Dahi (Gene) milleti uşak (çocuk) oyuncağı gibi günde bir fetva ve hüküm ile oynata bilmeyecektirler.

Bunlar gerek burasını bileydiler ki sözün tesiri fiile bağlıdır. Mesela: El altından mektebi yahmağa (akmaya) çalışan bir vaizin mektep bina etmenin fazileti bâresindeki (konusundaki) vaazına kimse kulak asmayacağı gibi, imdiye (şimdiye) kimi milletin hiç bir derdine kalmayıp, hemîşe (her zaman) hükûmetin, devletlilerin (zenginlerin) emrine boyun eğip milleti esarette sahlayanların (tutanların) sözleri de öz destelerinin dairesinden ileri gitmeyecek. Belî, ireli (Evet, ileri) gitmeyecektir, çünkü cemâat dahi kör değil: Millete doğrudan canı yanıp şuur ile kanun-ı tekamül yoluna iş görüp erbab-ı hamiyet ile öz riyaset ve menfaatleri için çalışanları kanmaya (anlamaya) başlayıptır (başlamıştır). Eğer bunlar bir hırda (küçük) maldan, candan geçip Ermeni keşişleri ve urefâları gibi milli medrese ve mekteplerimizin teşkiline, hukuk-ı milliyemizi zalimlerin tecavüzünden muhafazaya merasim ve maâbid-i diniyemizi (dinimizin ibadet yerleri) misyonerlerin hücumundan himayeye, idare-i ruhaniyelerimizi hükûmetin cenginden halas etmeğe, rıza-i Allah için çalışsalar, ol vakit bugünkü tekliflerin belki bir nev’ (tür) manası olardı (olurdu). Lakin bugün, onların menim (benim) ve gayrileri teki (başkaları gibi) millete hiçbir hizmetsiz güya milletin hamısı (hepsi) canı yananı kesilip hukuk-ı milleti muhafaza “?” namına özü bunu tekfir etmeleri ashab-ı hakikati güldürmekten sevayi (başka) bir neticesi olmayacaktır ve elbet ki olmamalıdır!

“Men (Ben) öyle zannediyorum ki, öyle şahıslar Müslüman olmaya” demekle özlerini gökten düşme, fikirlerini gizlemeyip biraz açık yazanları “kafir” nazara vermekle enbiya varisliği etmenin vakti geçti. Arhayın (Müsterih) olsunlar, hiç kes (hiç kimse) keyfî ve garazî (maksatlı) hükümlerle tekfir edip korhuda bilmezler (korkutamazlar). Bir vakit, Rim (Roma) papaları da avamın cehaletinden istifade edip erbab-ı fennî tekfir ve tahkir ederlerdi. Lakin ahirleri (sonları) ne oldu, fikirleşsinler...

Men, fikirleşsinler (Ben, düşünsünler) diyorum, ama görünür ki bunlar öz destelerinin zoru (kendi kollarının kuvveti) ile söz danışmak (söylemek) istiyorlar ki gazete müdürlerinin hamlesini biraz harici dili ohumuş (yabancı dili okumuş) gümân edip (sanıp), evlad-ı milletin harici mekteplere gitmeğini nehy buyuruyorlar (yasaklıyorlar).

Evvela, bilmiyorum, bunlara bu hüküm ve fermanı ve bu cüreti kim verdi? Bu fermanı veren adam gerektir ki istirahatından, taze tikdirdiği (yeni yaptırdığı) evinden el çekip (vazgeçip) milletin kabağına (önüne) düşüp hükûmetten “milli mektep ve medreseler” talep etsin, her yerde rüşdî (ortaokul), i’dâdî (lise) ve âlî (yüksek) millî mektepler bina ettirsin, ondan sonra buyursun ki “harici mekteplere evladınızı vermeyin”.

Kaldı ki harici mekteplerde ohumağın (okumanın) millete hayrından sevayi (başka) hiç bir zararı yohdur (yoktur). Dininden dönen, milletine hıyanet eden mollalardan da vardır, harici mektepleri ohuyanlarından da vardır. Halbuki harici mekteplerde ohuyanlardan, hiçbiri yohdur ki dönüp “Babî” olsun. Ama Babî olanların çohusu (çoğusu) mollalardan, seyidlerden sırf Müslümanca ohuyanlardandır. Osmanlı’dan, Yaponya’dan her il (yıl) Yevropa’ya birçok şakirt (öğrenci) gidiyor. Onlar ikmal-i tahsilden sonra kaydıp (dönüp) vatan ve milletlerine büyük büyük hizmet ediyorlar.

Ama hıyanet edenlerin çoğu harici dersi ohumayıp sırf Müslümanca tahsil ile kalanlardır. Müslüman ruznameleri (günlükleri) müdürlerinin çoğu öz dillerini, öz şeriatlarını, öz edebiyatlarını, harici dillerinden daha yahşi (iyi) bilirler. Hatta bazıları harici dillerini hiç de bilmiyorlar...

Hülasa! “Men özüme söz vermiştim ki bundan sonra cemâatin işine hiç vakit karışmıyorum...” demekle millet hamisi olmağın arasında büyük zıddiyet var. Hiç bir millet reisine, millet derdi çekene yaraşmayan bu cür meslek ve sebatsız sözlerle, veresetü’l-enbiya (peygamberlerin varisleri) postunda oturmak, hakikatin zuhuru, milletin saadeti için can veren imamların meslek ve kıyafetine girmek olmaz.

Bu ne söz? Bu fikirle mi, bu hayal ile mi ahkâm-ı şer’iyeye, evâmir-i İlâhîyeye (İlahi emirlere) amel edip millete hizmet etmek istiyorlar?

Acaba, bir hırda (küçük) şeyden ötürü inciyip (incinip) milletin işinden kaçanlar, ne adla özlerini hadim-i millet adlandırıyorlar?

Millet işine karışmamağa, ulemâya vacip olan evâmir-i İllâhîyeyi ifa etmesine söz verenler bu hâlde, ne adla “matbûatı” tekfir ediyorlar?

Bu reftârlardan apâşikâr (gidişlerden apaçık) anlaşılıyor ki bunların işi mahz (sırf) öz şahsi ve kadim garazlarını bürûze verip (ortaya çıkarıp) avam cemâatin arasına fesat salmaktır (sokmaktır). Hicap meselesini ellerinde bahane edip avam cemâati matbûat (basın) ve gazetelerden soyutmaktır (soğutmaktır) ki gene köhneki (eskisi) gibi onların keyif ve garazlarına kör körüne kul olsunlar. Ama nâhak zahmet çekiyorlar; cemâat, dahi (gene) onların zannettikleri gibi kör değil. Matbûatın niyet-i halisanesini de kanar (anlar), onların neden ötürü el ayağa düştüklerini de!

Ömer Faik Numanzade

 

Görüldüğü gibi, Ömer Faik Numanzade, İrşat gazetesinin 104. sayısında çıkan Açık Sözler başlıklı yazısında Molla Nasreddin dergisine karşı çıkanların yaptıkları itirazların yersiz ve yanlış olduğunu izah etmektedir. Çünkü Molla Nasreddin dergisi o dönemde yanlış yapanları ifşa edip onları halkın anlayacağı dille ve resimlerle mizah konusu yapıyordu. Bu durum da onların hoşuna gitmiyordu ve dergiyi eleştiriyor ve kıskanıyorlardı. Ayrıca yazının devamında gereken eğitim kurumlarının olmamasından dolayı eğitimsizlik üst seviyede olması, eğitimsizliğin kötü yönleri ve yurtdışında eğitim alıp memleketine dönen öğrencilerin büyük katkılarından söz edilmektedir.

 

“Molla Nasreddin” Bağlandı

13 İyün 1907/14 Cemaziyelevvel 1325, [25 Haziran 1907] İrşad, Sayı: 110

Cuma günü, ahşam (akşam) saat sekiz idi. Yazı otağımda tenha (odamda tek başıma) oturup fikirleşirdim (düşünürdüm). Fikirleşirdim ki ne için bir pâre (takım) adamlar Molla Nasreddin’in yazdığını, maksadını yahşi (iyi) düşünmeyip, fırsat ahtaranların (kollayanların) hile ve tevillerine aldanıyorlar. Ne için cemâatimiz (topluluğumuz) bu kadar avamdır?

Bu kadar kışkırık salırlar (çığlık atıyorlar) da günde, gözlerinin kabağındaki min cür (önündeki bin türlü) bî-din ve bî-gayret işlere, âşikâr haram ve masiyetlere (günahlara) sükutla temaşa ediyorlar...

Men (Ben) bu hayâlâtta (hayaletlerde) iken, balkonda ayak sesleri çoğaldı. Gittikçe şiddetlendi, şaşka[2] şıkıltısı (kılıç şıkırtısı) kaba ayak seslerine karıştı. Yerimden durdum, kapını (Ayağa kalktım, kapıyı) açıp gördüm ki bir sürü polis bize doğru geliyor.

Men özüm özüme dedim: Gene bir Müslümanın, belki millet atası adını kesp eden bir Müslümanın danos[3]-ı şeridir (ihbar kötülüğüdür).

Danos-ı şerlerine çok dûçâr olduğumuz (Jurnal kötülüğüne çok yakalandığımız) için, pristava[4] (polis müdürüne) güle güle dedim: Gene ne var?

Dedi: Bir zad yoh (şey yok), ancak, gubernator[5] (genel vali) buyurur ki Molla Nasreddin idaresi ve Gayret Matbaası bağlansın (kapatılsın).

İmdilik, çare ne: Ağa diyor sür dereye, sür dereye. Molla Nasreddin bağlandı (kapatıldı). Lakin, matbaa öz işine devam ediyor.

Ertesi günü senzor[6] (sansür) idaresine gidip şikayet eyledim ki ne sebep ile bağladıbsız (kapattırdınız)? Taaccüp edip dediler ki hiç bir zaddan (şeyden) haberimiz yok. O saat bildim ki hansı (hangi) millet atası hükûmete danosbazlık (ihbarcılık) edip, mesleğimizi hükûmete muzır gösteribdir (zararlı göstermiştir).

Bildim ki milletin hiç bir derdine, hiç bir ihtiyacına hergiz bahmayıp danosbazlıkla (asla bakmayıp ihbarcılıkla) hükûmete hizmet gösteren yalancı milletçiler kimlerdir.

Bildim ki maarif ağacımızı içinden yiyen gene öz kurdumuzdur.

Bildim ki milletimizin hukukunu pâyimal eden (ayaklar altına alan), millet kalbini kesmeğe çalışan baltanın sapı gene bizdendir.

Bildim ki Müslüman donundaki İslâm hainleri “Molla Nasreddin”in 22’nci nomerinde[7] (sayısında) ayıların, kurtların, aslanların parçalanmış İslâm’ı kapıp yemekleri bâresindeki şekilleri (yemeleri konusundaki resimleri) elde destâvîz (küçük hediye) edip Molla Nasreddin’i hükûmete asi gösteren alçaklar ne cür (biçim) Müslümanlardır.

Bildim ki 22’nci nomerede 3’ncü sahifede (sayfada) birinci sütunda yazılan “Ama hiç kes ile ‘dava’ eylemeyipsiniz (eylememişsiniz) ki niye Müslüman kızlarını Uruslaştırırlar (Ruslaştırırlar)” feryadını bir özge dona giydirip huliganlık[8] (holiganlık) edenler, bu cüre bir hakikati diyenleri hükûmete asi gösterip milletine hıyanet edenler hansı (hangi) hainlerdir.

Koy, bu cehalet babaları, iki kapiklik (kuruşluk) menfaatleri, üç günlük şöhret ve rahatlıkları için her nev’ (çeşit) hainlik, her kısım halka-i hakareti boyunlarına geçirip bir nice gün ömür sürmeğe çalışsınlar.

Koy, beş on avamın hatırı için hakikat ve hikmeti inkâr etsinler! Cemâati köhne gaflet ve karanlıkta sahlamağa bezl-i şeytanat etsinler (tutmaya şeytanca davransınlar)!

Lâkin, bu bî-şuur (şuursuz) müstebitler, bu İslâm şeriatını ellerinde oyuncak edenler burasını hiç fikir etmiyorlar ki böyle bir vakitte bu cür alçak kulluklar ile milleti aldatmak olmaz. Bu kadar şuurları da mı yok, bileler (bilsinler) ki hürriyet ve müsâvatı (eşitliği) umumiye (genele) istenilen böyle vakitlerde hakikat ve maarif selinin kabağında danosbazlıkla (önünde jurnalcilikle) durmak olmaz.

Biçareler öyle gümân ediyorlar (sanıyorlar) ki Molla Nasreddin bağlanmakla (kapatılmakla) onların ayıpları örtülecek. Dahi bilmiyorlar ki âlem süratle değişilmektedir. Bu az maarifimizle de olsa, içimizde bir çok Molla Nasreddinler var. Bugün Molla Nasreddin batar, sabah (yarın) Molla Hayreddin çıhar (çıkar).

Bî-haber ve gafil danosçu (ihbarcı) gerek bileydi ki hakikat-i İslâm ile köhne cahilâne âdetleri fark edenler, şeriat-ı hakikiye-i âdete karıştırmayanlar gittikçe çoğalmaktadır, dahi, bir pâre (kısım) cahillerin, nadanların hatırı için hakikat feda edilmeyecek.

Bugün Molla Nasreddin bağlandı (kapatıldı) ama Molla Nasreddin’i meydana getiren fikirler bağlanılmayacak (kapatılmayacak).

Molla Nasreddin müdürü ve muharrirleri (yazarları) çohdan söğülmeği, bağlanmağı (çoktan sövülmeyi, kapatılmayı), nadanların ta’n ve töhmetini (cahillerin ayıplaması ve suçlamasını), âdet ve hurâfâtperstlerin (hurafeleri sevenlerin) küfrünü gözüne almıştır.

Molla Nasreddin’in gideceği yol birdir ki o da her şeyden artık (fazla) öz kusûrâtımıza (kusurlarımıza), öz üstümüzdeki lekelere, terakkîye (ilerlemeye) mani olan öz cahilâne âdetlerimize acı acı gülüp milletin saadetine çalışmaktır. Binâenaleyh (Bu yüzden) hiç bir tehdit, danosbazlık (ihbarcılık), bağlanmaklık (kapatılmalık) Molla Nasreddin’in bu azim ve mesleğine mani olmayacaktır.

Molla Nasreddin’in müdür-i muhteremine vekaletten hakikatperest (hakikat yanlısı) müşterilerimize kemal-i cüretle arz ederim ki Molla Nasreddin’in gene özü veya onun avazı yakın vakitte mevki-i intişara (yayınlanma durumuna) koyulacaktır.

Ömer Faik Numanzade

 

Ömer Faik Numanzade, İrşat gazetesinin 110. sayısında “Molla Nasreddin” Bağlandı başlıklı yazıda, derginin kapatılmasını, kapatılma sebebini, kapanmasına sebep olan ihbarcıları, jurnalcileri ve bunların yanlış hareketi olan ihbarcılığı açıklamaktadır. İşin kötü yanı ise bu kötülüğü yapanların gene kendi milletinden ve dininden insanların olmasınıdır.

Sonuç olarak, Ömer Faik Numanzade, Molla Nasreddin dergisiyle ilgili bu iki yazısında basının öneminden ve cahilliğin sebep olduğu kötü sonuçlarından bahsetmektedir. Bu da Ömer Faik Numanzade gibi bir aydının o dönemde olup bitenleri birinci ağızdan öğrenmiş oluyoruz. Ayrıca o dönemde insanların çekememezliği, eğitimsizliği, cahilliği, eğitimin önemi ve insanların bilmediklerine düşman olup ihbarcılıkta bulunması gibi önemli bir durumu değerlendirme imkânı elde ediyoruz.

 

Kaynakça:

  1. Bizim Ahıska dergisi, No: 31-55.
  2. Eğitişim dergisi, No: 68.
  3. Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Doğuş Ltd. Şti. Matbaası, Ankara, 1978.
  4. İrşad gazetesi 1907, No: 104, 110.
  5. İsmail Gaspıralı, Seçilmiş Eserleri: 1-4. Neşre Hazırlayan: Yavuz Akpınar, İstanbul, Ötüken Yayınevi.
  6. Prof. Dr. Şamil Gurbanov, Ömer Faik Numanzade. Seçilmiş Eserleri, Yazıcı, Bakû, 1992.
  7. Şemseddin Sami, Kâmûs-ı Türkî, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2006.
  8. Prof. Dr. Yavuz Akpınar, Azerî Edebiyatı Araştırmaları, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1994.
  9. Prof. Dr. Yavuz Akpınar, Çağdaş Türk Edebiyatları-I, Anadolu Üniversitesi, Açık Öğretim Fakültesi Yayınları, 2013.

 

Aşağıda Prof. Dr. Yavuz Akpınar arşivinden Molla Nasreddin dergisinden iki resim var Birinci resimde Molla Nasreddin dergisinin 17. sayısının ilk sayfasında elinde Tercüman gazetesini tutan İsmail Gaspıralı ile onu tekfir eden mollaları görülüyor. Molla Nasreddin dergisinin bir başka sayısında yayınlanan ikinci resimde ise Ahıska’da yağmur yağdırmaya çalışanlar resmedilmiş.

 

 

 


[1] Ahıskalı Ömer Faik Numanzade’nin matbuat hayatıyla ilgili önceki yazılar için Bizim Ahıska dergisinin 31-55. sayıları arasında ve Eğitişim Dergisi'nin 68. sayısında çıkan yazılara bakınız.

[2] Şaşka (шашка): Rusça kılıç demek.

[3] Danos (донос): Rusça ihbar, jurnal demektir.

[4] Pristav (пристав): Rusya’da 1917 yılına kadar yerel polis idaresinin müdürü anlamına gelen Rusça bir kelime.

[5] Gubernator (губернатор): Çarlık Rusya’sında 1917 yılına kadar eyalet başkanı, il idaresinin en yüksek memuru.

[6] Senzor (цензор): Rusçada sansür, sansürcü demektir. Kelimenin aslı Latinceden gelmektedir.

[7] Nomer (номер): Rusça numara, gazete sayısı demek.

[8] Huligan (хулиган): Rusçada holigan demek. Kelimenin aslı İngilizceden gelir.

Masal Dede olarak bilinen Yücel Feyzioğlu ile masallar üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Yücel Feyzioğlu 10 Aralık 1946’da Kars’ta dünyaya gelmiştir. 1972 yılında Almanya’ya gitmiş, 1974-1985 yılları arasında öğretmenlik yapmıştır. Yazar, masallar üzerine uzmanlaşmış ve özellikle Türk dünyası masallarının gün yüzüne çıkmasına öncülük etmiştir. Binlerce masal derlemiş, eski masalları günümüze uyarlamıştır. 2002 yılında “Sihirli Limon” adlı kitabı Almanya Eğitim ve Bilim Bakanlığı tarafından “Çocukların zihninde fantastik dünya açan 20 kitap listesi” içine alınmıştır. 2019 yılında Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY) tarafından “Cengiz Aymatov Ödülü” Feyzioğlu'na verilmiştir. Şu anda Türkiye’de 50 den fazla kitabı yayındadır. Anadolu Masalları 1-2-3-4-5, Kardeş Masallar 1-2-3-4-5, Masallar Bize Ne Anlatır ve Masallarla 1001 Buluş kitaplarından bazılarıdır. Yücel Feyzioğlu, masalların çocuk eğitiminde önemli bir yere sahip olduğunu ve çocukların eğitiminde mutlaka masallara yer verilmesi gerektiğini savunmaktadır. Yazar, masalların sadece çocuklar için değil yetişkinler için de bir ihtiyaç olduğunu belirtmektedir.

Yücel Feyzioğlu ile kendisi ve masallar üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Kendisine, bana vakit ayırıp bu güzel sohbeti yapma fırsatı tanıdığı için teşekkür ediyorum.

Mükremin Durmuş (M.D.): Merhabalar. Siz Almanya’da yaşayan bir Karslısınız. Türkiye’ye ve Kars’a sık sık geliyorsunuz. Ama sizinle masallar hakkında konuşmak istiyorum. Masal denilince akla ilk gelen kişilerdensiniz. “Masal Dede” olarak anılıyorsunuz. Masal dediğimizde aklınıza ilk gelen nedir?

Yücel Feyzioğlu: Hayal dünyasına gerçeği de katarak anlatılan fantastik hikâyedir masal. O nedenle tarihçiler masalları irdeleyerek hangi gerçekle örtüştüğünü keşfetmeye çalışırlar. Bir örnek vereyim. Ünlü Türkmen masal kahramanı “Yartı Kulak”[1] arşın ile yer ölçen bir adamın karşısına çıkar: “Dayı sen yeri neden ölçüyorsun?” der. O da “yeri değil, dünyayı ölçüyorum,” diye cevap verir. “Sen dünya ölçen misin?” ve daha başka sorular sorar. Adam güler güler, sonra da “eşek ne kadar ölçtüğümü bana unutturdun. Gidip yeniden ölçmem gerekecek,” der ve geri döner, ölçümünü yeniden yapar. Masal orada biter. Ama tarihçi bu masaldan yola çıkarak o kişinin Herat’tan Bağdat’a kadar 2500 km. uzunluğunda yolu iki kez ölçerek dünyanın enlem ve boylamlarını bulan mucit Ebu Reyhan el-Birunî olduğunu keşfeder. Biz de büyüdüğünüzde bu tarihi hikâyeyi okur “aaa, ben küçükken masalda bunu okumuştum” der, bilincimize silinmez biçimde yerleştiririz (bunları okursak tabi).

M.D.: Dünyada milyonlarca masal vardır. Kayıtlara geçen masallardan Dünyanın ilk masalı hangisidir?

Yücel Feyzioğlu: Yenisi bulununcaya kadar yazıya geçmiş ilk masal “Adapa”dır[2]. M.Ö 1750 yıllarında Hammurabi yasalarıyla yazıya geçmiştir. Çok tanrılı inanıştan tek tanrılı inançlara geçişteki dönemeci anlatır. Olağanüstü önemde bir masaldır. Sümer yazarları tarafından yazıya geçirilmiştir, ne yazık ki yazarının adını bilmiyoruz. Bu masalın adını ilk kez anan bilim insanı Prof. Bruno Bettelheim, ilk kez kitaplaştıran şanslı kişi de ben oldum. Bu masal da birinci soruya verdiğim cevabın ikinci güzel örneğidir.

M.D.: Kars masalları ile Türk Dünyası masalları arasında bir bağ var mı?

Yücel Feyzioğlu: Elbette var. Şöyle ki; Orta Asya’dan ve Kafkasya’dan akıp gelen göçler Kars’tan geçerek Anadolu’ya yayılmış, geri dönenler de bu güzergâhtan geçmiş. Gelen de geçen de kültüründen bir parça bırakmış. Örneğin Ayıkulak’ı ben Kars’ta derledim, ama diğer Türk topluluklarında da anlatılır. Gagavuz-Gökoğuz’dan Doç.Dr. Olga Radova bu masalın Gagavuzya’da da anlatıldığını yazdı bana. Ayrıca Ceyhun’un Nağılına aşağıda değineceğim, Şengülüm Mengülüm Şüngülüm, Dört Kafadar ve daha bir yığın masal Türk dünyasında anlatılıyor.

M.D.: Almanya’da yaşıyorsunuz. Masal anlatmak bana çok şey kazandırdı demiştiniz. Masal anlatmak size orada ne gibi avantajlar sağladı?

Yücel Feyzioğlu: Dil öğrenerek masalları aslından okudum. Batıda masal çalışmaları bana ilham kaynağı oldu, bizim masalları toplayıp farklı olanların işlenmesine karar verdim. Beni hep diri ve canlı tuttu. Yazdıklarım beni geçindirdi. Almanya’da 1902 yılından beri bir kural var. Yazarlar etkinliğe davet edilince ciddi bir para ödenir. Ben 1985 yılında öğretmenlikten ayrılıp haftada 4-5 masal etkinliğine katılarak ve kitap gelirini de katarak bir öğretmen gelirine yakın kazanç elde ettim. İki dilde masal anlattığım için Alman yazarlardan daha çok davet aldım. Diğer üç haftada da masalların derlenmesine, yeniden yazılmasına çalıştım.

M.D.: 600’e yakın masal aktardığınızı söylüyorsunuz. Yaklaşık ne kadar masal biliyorsunuz?

Yücel Feyzioğlu: Binlerce masal derledim, 32 kitapta 600’den fazlasını çalışıp yayımladım. Bu yayımladıklarımın yarıya yakınını ezbere anlatabiliyorum. Unutmuşsam, kitaba bakıp yine hatırlıyorum.

M.D.: Anlattıklarınıza göre masal hayatımızda oldukça önemli bir yere sahip. Peki ya masalın olmadığı bir dünya nasıl olurdu?

Yücel Feyzioğlu: Sadece karmaşa olurdu. Masal daha çocuk yaştan insan zihninde düşüncenin sistemleşmesini ve çocuğun olgun insana dönüşmesini sağlıyor. “Masallar Bize Ne Anlatır?” adlı kitabımda bunu masal örnekleriyle anlattım. Sistemli düşünebilen bir avuç insan dünyayı ayakta tutabiliyor. Bütün insanlar sistemli düşünebilseydi dünya şimdi çok çok ilerde olurdu. “Masallar Bize Ne Anlatır?” adlı kitapta masalların 40 işlevini yazdım. Onu okuduğunuzda göreceksiniz, o işlevin birini yerine getiremiyorsanız, hayatınızda kapanmaz boşluklar bırakıyorsunuz.

M.D.: “Masallar bize ne anlatır” adlı kitabınız kitaplığımda. Bir akademisyen olarak ziyadesiyle faydalanıyorum. Yine bu kitaptan hareketle, masalları okullarda kullanmalı mıyız?

Yücel Feyzioğlu: İki nedenden ötürü kesinlikle. Birincisi birçok aile okul öncesinde çocuğa masal anlatmıyor. Çocuğun olgun insana dönüşme yolu kesintiye uğruyor. Bu açık mutlaka okulda kapatılmalıdır. İkincisi neden ise masal anlatılarak çocukların ilgisi, algısı, dinleme, anlama, geri anlatma melekeleri geliştirilmektedir. Yoksa büyüyen ama çocuk kalan bireylerle karşı karşıya kalıyoruz. O nedenle okullarda masallar kesinlikle okutulmalıdır, hatta her derse bir masalla başlanmalıdır. Bunu düşünerek ben bütün masalları kısa hep kısa tuttum.

M.D.: Verdiğiniz cevaplarda masalların çocuklar için ne kadar önemli olduğunu çokça vurguladınız. Çocuklar için masal çok önemli ama masalı kim anlatacak? Herkes masal anlatabilir mi? Masal anlatıcılığı zor mudur? Ne gibi önemli noktaları vardır?

Yücel Feyzioğlu: Tabii ki herkes anlatabilir. Bir halk ozanı düşünün. Önce saz öğrenecek, söz öğrenecek, hikâye öğrenecek, çıraklık yapacak, küçük gruplara çalıp çağıracak, ustalaşacak. Sonra da büyük kitlenin karşısına çıkacak. Özgün olacak, sesi sözü güzel olacak. Dinleyiciyi yüreğinden yakalayacak. Masalcı aynen bu süreçten geçmek zorunda. Yoksa kim dinler onu? Ama derste kullanmak evde anlatmak için herkesin masal ustası olması gerekmiyor. Bir masal kitabından canlı cevval biçimde çocuğa masal okuyarak gene ilgiyi uyandırabilir, çocuğun gelişimine büyük katkı sunabilir.

M.D.: Masallar kültür aktarımında ne kadar rol oynuyor?

Yücel Feyzioğlu: Masalları çocuk yaştan çocuklara anlatmazsanız, köklü bir kültür birikimi sağlayamazsınız. Anlattıklarınız bir kulaktan girip öteki kulaktan çıkar. 1. Soruda verdiğim cevaba bir daha bakın lütfen. Eğer 5-10 yaş arasında çocuk “Dünyayı ölçen adam” masalını okumamışsa ya da dinlememişse ileriki yaşlarda Ebu Reyhan el-Biruni’yi hakkıyla yerli yerine oturtamayacaktır.

M.D.: Masal kullanmanın çocukların gelişiminde önemli katkıları olduğunu söylediniz. Fakat masal kullanımının zararlı olduğu, var olmayan şeylerin anlatımının çocuklara olumsuz etki edeceği konusunda bazı görüşler var. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Yücel Feyzioğlu: Bu Jan JakRusso’nun (Jean Jacques Rousseau) 250 yıl önce “Emil” adlı kitabında öne sürdüğü bir görüştür. Yanlıştır. Çünkü o zaman masal araştırma ve analizleri yapılmamıştı. Russo bugün yaşasaydı benden çok masalı savunurdu. Hâlâ Russo’nun o görüşünün doğru olduğunu sananlar var. Çoğu da kulaktan dolmadır, nereye dayandığını bilmez ve bence tartışmaya bile değmez. Fidan dikiyorsunuz, gübre vermiyorsunuz, su vermiyorsunuz, yabani otları çevresinden temizlemiyorsunuz o fidan büyür mü? Masalın böyle bir işlevi var. Ha, devli, cinli, ejderhalı, cadılı masalları zararlı bulanlar var. Bence o da zararlı değil, masal kahramanı bir ejderhayla boğuşarak onu yenilgiye uğratır, böylece çocuğa mücadele edersen kazanırsın bilincini aşılıyor. Ama çocukların yaşına göre seviye masalları seçmek gerekir. O seviye masallarının listesini de ben “Masallar Bize Ne Anlatır?” da yayınladım.

M.D.: Masal konusunda öğretmenlere ve anne-babaya tavsiyeleriniz nelerdir?

Yücel Feyzioğlu: Masal öğrensinler, ya da akşam yemeğinden sonra ya da derste her gün masal kitabından çocuklarına veya öğrencilerine birer masal okusunlar. Aralarındaki bağın güçlendiğini, çocukların daha iyi öğrendiğini görecekler... Ben başarılı bir öğretmen değildim ama bu masal anlatma eylemini hem çocuklarıma hem de öğrencilerime devamlı uyguladım. Sonuç çok iyidir. Bir örnek “Keloğlan ile Kartal Abi” kitabımı hepsine anlatırdım. Keloğlan uzaktaki babasını bulmak için eşeğini köyde bırakıp Kartal Abi’nin sırtında yola çıkar... Maceralar sonunda babasına ulaşır... Bu masallarla büyüyenlerden uzay ve uçak mühendisleri olan çocuklar çıktı. Ayrıca o yıllarda benim öğrencim olanlar çok iyi mesleklere ulaştılar, gelirleri de diğer çocukların çok üstünde. Kültürleri iyi, saygın konumdalar.

M.D.: Her çocuğun mutlaka okuması gereken tek bir masal olsa sizce bu masal hangi masal olmalıdır?

Yücel Feyzioğlu: Tek bir masalla çocuk büyütülmez der, yeni masallar üretirdim.

M.D.: “Masal Dede” olarak tanınıyorsunuz. Peki, size masal anlatmayı kim öğretti?

Yücel Feyzioğlu: Babam ve çevrem. Babam iyi bir anlatıcıydı. Köyümüzde de Nağıl Nene vardı, Hanım Sultan Nene. Yaylada da o anlatırdı. Babam çocuklarını mutlaka okutmak istiyordu. Zaman buldukça, menkıbeleri, halk hikâyelerini, destanları okuyan bir insandı. Kerem ile Aslı’nın, Kaçak Nebi’nin, Gülendam`ın yanı sıra birçok masalı ezbere bilir, keyfi yerindeyse tatlı bir dille anlatırdı. Hali vakti yerinde bir insandı, evinin kapısı, gelip geçen her misafire açık olur, yemekler kalabalık bir şekilde yenirdi. Uzun kış gecelerinde arkadaşları gelir, halk hikâyeleri, masallar anlatılır, sırayla romanlar okunur, “arkası yarın” deyip tekrar buluşulurdu... 1950’li yıllar, daha radyo yaygınlaşmamıştı, televizyon yoktu. Kış günlerinde toy-düğün başlar, gelin başka köye gidecek, ya da başka köyden gelecek ise, iki köy buluşur, gelenler konuk edilir, âşıklar günlerce büyüklere halk hikâyeleri anlatır, türküler birlikte söylenirdi. Köylerden günlerce davul zurna sesi duyulur, kız erkek ayırmadan gençler birlikte halay tutar, diz kırıp oynarlardı. Ben daha çok âşık meclislerini tercih eder, anlatılanları merakla dinlerdim...

Yaz aylarında ise hayvan sürüleriyle yaylaya göçülürdü, lacivert gökyüzünün yıldızlı gecelerinde nağıl (masal) nenelerin, anlattığı masallar keyifle, merakla dinlenirdi.

İşte bu ortamda büyüdüm.

M.D.: Kars masallarından birkaç örnek verebilir misiniz?

Yücel Feyzioğlu: “Ayıkulak” adlı kitabımda yayımladığım masalların hepsi Kars masallarıdır. İçinde Ayıkulak, Ceyhun’un Masalı, Usta Nezer, Çil Madyan, Cırttan ile Dev, Melik Memet gibi klasikleşmiş masallarımız var. Türk Dünyasında da anlatılırlar.

“Ceyhun’un Nağılı (Masalı)” babamın bize sık sık anlattığı bir masaldı:

Kardeşlerimin ve benim hayatımızda derin izler bırakan bu masalı babam neden sık sık anlatırdı? Olgunluğa vardığımda bunun farkına vardım. Önce masalı özetleyeyim. Sonra neyin farkına vardığımı söyleyeyim.  Şöyle bir girişle başlıyor masal:

“Dereden sen gel, tepeden ben, dağları sen aş, çayları ben, kardeşini sen sev, bacımı ben, derdini sen çek, nazını ben… Kavalı sen çal, sazı ben, Temirağayı sen oyna, Şeyh Şamili ben, kışa sen dayan yaza ben, Ceyhun’a sen yardım et, anasına ben…

...Ceyhun’un babası çok hastanıp oğlunu yanına çağırmış: “Çocuksun, daha deneyimin yok oğul. Önüne iyi kötü insanlar çıkacak. Dilerim kötü insanlardan uzak durup, kötü işlerle uğraşmazsın.”

“Tamam baba, söz,” demiş Ceyhun.

“Ola ki dediklerimi unutup, bir gün kumara başlarsın; dilerim baş kumarcıyla oynarsın.”

“Baş üstüne baba!”

“Ola ki bir gün yoksul duruma düşüp, evi satışa çıkaracak olursun; dilerim önce evin çevresine bir avlu duvarı ördürüp sonra evi satarsın. ”

“Hayhay baba!”

“Ola ki ticaret yapmak isteyip, işi bilmezsin; dilerim yedi yolun ağzına gidip, ilk rastladığın yaşlı kişiyi kendine rehber seçersin.”

Oğlu dışarı çıkınca adam karısını yanına çağırmış:

“Gönlümün sarayı kadınım, muhabbetlim, evin şu köşesinde toprağa altın gömmüştüm,” demiş. “Dara düşerseniz işinize yarayacak.”

Yaşlı baba vasiyetini tamamladıktan kısa bir süre sonra ölmüş. Ceyhun çocuk yaşta yetim kalmış, çok geçmeden yaşıtları çevresini sarmış, kumarın asaletini anlatmaya başlamışlar. Ceyhun önce direnmiş, sonra kumar oynamaya karar vermiş. Babasının vasiyeti aklına gelmiş...”

Bundan sonra masal ilginçleşmeye başlıyor. Baş kumarcıyı bulur. Adam bir fırında çalışmaktadır. İşi, fırını yakıp küllerini temizlemek. Paçasında pantolonu bile yoktur. Ceyhun babasının vasiyetiyle geldiğini ve kendisiyle kumar oynamak istediğini söyler. “Tamam” der adam, “at bakalım zarlarını!” Ceyhun zarları uzağa atar, baş kumarcı kaç attığını bilir. Damın üstüne atar, gene bilir. Nereye atsa bilir. Ceyhun hayranlıkla: “Demek sen kumarda hep kazanıyorsun, zenginsin değil mi, bu fırın senin mi?” diye sorar. Baş kumarcı: “Paçanda neden pantolon yok diye sorsana!” der. “Neden?” der Ceyhun. “Çünkü her şeyimi kumarda yitirdim, burada işçiyim.”

Ceyhun o anda kumardan vaz geçer. Bir gün evi satma sevdasına düşer, çevresine bir duvar ördürmeye başlar ve işin ne kadar emek istediğini, zahmetli ve masraflı olduğunu bizzat görür, eve daha da sahiplenir.

Ticarete atılmak ister, kervanın önüne çok yaşlı bir insan çıkar, onu küçümser. İkinci, üçüncü gün yine aynı insanla karşılaşır. Onu yanına almak zorunda kalır. Yaşlı insan Ceyhun’u kolayca haydutlardan kurtarır, ticarette başarıya ulaşmasını sağlar. Ceyhun yaşlı adamı artık küçümsemez, elini öper, ona saygıda kusur etmez…

Gelenek ve töreleri bu şekilde çocuklara aktarmak en etkili yöntemlerden biridir. On kardeşiz, babamın yarattığı bu masal terbiyesiyle pişpirik oynamayı bile hiç birimiz öğrenmedik, ilgi de duymadık.

M.D.: Güzel ve keyifli bir sohbet oldu, vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.

Yücel Feyzioğlu: Ben de teşekkür ederim.

***

Yücel Feyzioğlu’na bir kez daha bana vakit ayırdığı için teşekkür etmek istiyorum. Masal ve masalların çocuklar için önemini bizlere bir kez daha hatırlattı. Masalların ne denli kıymetli olduğunu, çocuk eğitiminde masal kullanmanın önemini bizlere aktardı. “Masallar bize ne anlatır?” adlı kitabında da belirttiği gibi eğitimciler ve aileler masalların gücünden faydalanmalıdırlar. Masallar çocukların eğitiminde kullanıldığı gibi birer kültür taşıyıcısıdır da.

Gökten üç elma düşmüş, biri Yücel Feyzioğlu’na, biri Mükremin Durmuş’a, biri de siz okuyucularımıza.

Mükremin Durmuş


[1]“Yartı Kulak” Yücel Feyzioğlu, Doğubatı Yayınları

[2]“Adapa”Yücel Feyzioğlu, Doğubatı Yayınları

 

Günümüzde bizler var olmanın gerekliliklerine taban tabana zıt pek çok beklenti ile yaşıyoruz. Duygularımızın kontrolünü elimizde tutmak… Çoğu zaman duygularımızı bastırmak, değiştirmek ya da içinde bulunduğumuz duygudan kaçmak için bilinçli olarak çaba sarf ediyoruz. Sanki istemediğimiz duyguları zihnimizin odalarına hapsedersek, onlara ilişkin farkındalığımız yok olur ve böylece pek çok sorunumuzun üstesinden gelebiliriz. Bilmiyoruz ki pek çok psikopatoloji yani ruhsal rahatsızlığın altında duyguları bastırmak, onlardan kaçmak, yine duyguları hemen eyleme dökme ya da onları değiştirmeye çalışmanın yarattığı yabancılaşma var. 

Bunca şeyi nasıl mı başarıyoruz? Cevap çok basit duyguları olumlu ve olumsuz duygular olarak kutuplaştırarak kategorize ediyor ve asıl önemli noktayı gözden kaçırıyoruz. Her duygunun yaşamımızda bir işlevi olduğunu.  Deneyimlediğimiz duygu tonlarının pek çoğunun hem kendi iç dünyamızla hem karşılıklı ilişkilerimiz hem de dünya ile etkileşimimizde anlamlı bir mesajı ve bulunduğumuz yere dair bir sinyali vardır. Peki bu bakış açısı ile yaklaşıldığında olumsuz duygu diye bir şey var mıdır? Yoksa aslında bize rehberlik sağlayan bu hislere; duygularla yanlış ilişkiler kuran bizlerin atıfları mı bu yüklemeyi yapmaktadır? Öfke yalnızca şiddet ve saldırganlıkla mı ifade edilir? Kaygı, bastırmamız gereken cesaretin zıddı bir his midir? Mutsuzluk hemen kurtulmamız gereken sadece hayatımızı fakirleştiren bir duygu mudur? Birçoğumuz duygularımızı yaşadığımız şekilde kabul etmek, açık hale getirmek hatta dile getirmek ve deneyimlemekten korkuyor. Yaşamın içinde devinirken mutlaka, üzülüyor, seviniyor; yükseliyor, alçalıyoruz. Duygu durumuzdaki bitmek bilmeyen farklılıklarla değişiyoruz.             

Duygularımıza sahip çıkarak bize ne aktarmaya çalıştığını anlayabilmek pek çoğumuzun çaba sarf etmekten geri duracağı bir arayış. Evet öfke bir engelle karşılaştığımız sinyalini verir. Fakat hiçbirimiz öfkeli anlarımızdaki kadar yüksek enerji ve güce sahip olmamışızdır. Öfke bizi sorunla baş etmek için güdüler. Ya kaygı? İnsan olmanın getirdiği kendini evde hissetmeme, rahat olmama duygusu. Bu hissin neresi olumlu diyebilirsiniz? Biraz daha geniş bir perspektifle kaygıya yaklaşırsak, insana yaşadığı hayatı sorgulatarak tam istediği gibi yaşanmış bir hayata, doğru adımlarla ilerlemeye dair ipucu olarak değerlendirebilir.  İnsanı konfor alanından çıkararak yenilik, gelişme ve canlı bir hayat için rehberlik sağlayan duygusal spekturumdan sadece birisi olarak yorumlayabilirsiniz. Sana nasıl iyi geliyorsa öyle yaşa mesajı. O zaman mutsuzluk olumsuz bir duygudur dediğinizi duyar gibiyim. Öyle midir gerçekten? Mutsuzlukta bazen insana değiştirmesi gereken yanlış giden bir şeyler olduğunu, geri çekilip hayatla mücadele de enerji toplaması gerektiğini anlatmaz mı?

Duyguların akışına izin vermek, onları olduğu gibi kabul etmek hatta bazen onların rahatsız ediciliği ile bile kalmak insan olmanın gerekliliğidir. Zifiri bir karanlığın ortasındayken, ışık olmadığını kabul ederek gözlerimiz karanlığa alışana dek oturup beklemekten başka seçeneğimiz yoktur. Peki duygusal olarak kendimizi iyi hissetmediğimizde niye durumu kabul etmek yerine o duyguyu yok saymaya ya da ondan kurtulmaya çalışıyoruz? Bu noktada yapılması gereken şey bize nerede olduğumuza ilişkin bilgi veren duyguyu değiştirmek mi? Hayır, bir duyguyu yok saymaktansa o duyguyla gelen davranışı değiştirmektir mühim olan. Her zamanki davranış repertuarından çıkarak bir yenisini denemektir. Davranışı değiştirmenin duyguyu sürdürmeyeceğini bilmek bize iyi gelecektir. Var olan duyguya tutunup kalmamak, sadece tek bir duyguyla temas etmemek, duyguların akışına izin vermek gerekir.

Son zamanlarda çevremden çok sık duymaya başladığım yakınmalar; “Çok mutsuzum depresyona girdim, mutsuz olursam depresif olurum, çok sık üzülüyorum depresyonda mıyım?” gibi cümleler var. Peki doğru mudur bu tespitler? Kesin bilgi, mutsuz olmak sizi depresyona sokmaz. Aksine mutluluktan alınan lezzeti artırabilir bile. Bir balığa suda yaşamanın ne demek olduğunu soramazsınız. Bunu cevaplaması için balığın su dışında da yaşaması gerekir. Zıddı olmadan diğer duyguyu deneyimlemek, tarif etmek de mümkün değildir. Mutsuzluk da sadece bir duygu. Ona tutunmazsak bir süre sonra yerini mutluluğa bırakarak uçup gidecek. Burada asıl önemli nokta her duygu durumunda olduğu gibi mutsuzluk içinde de geçirdiğiniz sürenin sizin sağlınızı belirleyeceğidir. Bütün duyguları hissetmek kaçıp kurtulamayacağımız bir sınır hali ya da kısıtlama durumudur. Unutulmaması gereken yaşamın sadece iyi olanları değil tüm duyguları kabul edip hissedebilmekle ilgili bir yolculuk olduğudur. Hayatımız boyunca hissettiklerimizi değiştirmeye çalışmadan olduğu gibi kabul ederek bize öğretecekleri yeni mesajları merakla beklemeye ve incelemeye devam etmeliyiz.

 

Gecenin bir yarısında yağmaya başlayan yağmur bütün aileyi yatağından kaldırmaya yetti. Şiddetli yağmur ve sık sık çakan şimşek sesine ilk uyanan evin annesi, acelece pencereye koşup perdeyi sıyırdı. Cama vuran şiddetli yağmur tanelerini görünce, evinin önündeki küçük bahçesine bakmaya başladı. Kendi kendine, “Eyvah, yer yerinden oynuyor. Yağmur değil sanki Nuh Tufanı” dedikten sonra çılgınlar gibi bağırdı. “İsa Efendi, çocuklar hepiniz kalkın! Biz uyurken başlayan yağmur bahçede ki küçük ağaç fidelerini yerinden söküyor. Yan taraftaki yıkılan duvardan bahçemize sular dolmaya başlamış. Bu kadar sık şimşek çakmasa göz gözü görmeyecek.”    

Birden, kocasının yatağından olmadığını fark eden Belgüzar, tekrar, korku ve endişe içinde ellerini dizlerine vurdu ve “Babanız, bahçeye çıkmış olabilir. “Kalkın, biz de evimize sahip çıkalım” diye acı acı sesini yükseltince yan odada yatan iki oğlunun uyandığını anladı.  

Bir yıldır, annesine “Ben sizin odada yatacağım, ağabeylerimin yanında uyuyamıyorum” diye tutturan Suna, korkuyla yatağından kalkıp annesinin yanına geldi. Titremeye başlayan Suna’nın iri ela gözleri açılmıştı. Sekiz yaşını bitirip dokuz yaşına giren Suna, bir boğanın boynuz darbelerinden kurtulmak ister gibi inlercesine, “Anne beni bırakma anne. Korkuyorum. Hem de senden daha çok korkuyorum. Eve giren sudan ve şu oğlundan korkuyorum. Beni koru,” diye bağırarak Belgüzar’ın geceliğin altına girmeye çalıştı. 

Belgüzar, “Kız, deli misin? Evin içine çatıdan sular dolarken, sen sadece kendini düşünerek benim seni korumamı istiyorsun. Çekil eteğimden. Çık şu, yağmur değmeyen karyolanın üzerine otur” dedi. Belgüzar’ın dediği gibi Nuh Tufanı, kocasının “Sağlam olsun” diye kendi elleriyle yaptığı tahta kapıları, camların kayıtlarını sökmeye başladı. İçeriye dolan yağmur suları evin içinde hızını alamadı. Sandık, kanepe altlarını doldurduktan sonra sağa sola yürüdü. Eve dolan sular, küçük eşyaları önüne katıp götürmeye başladı. Belgüzar’ın, kızı Suna ve iki oğlunun, “Sel geliyor. Öleceğiz. Bize yardım eden yok mu?” diye bağrışma sesleri birbirine karıştı.  

Yağmurun şiddetlendiğini anlayıp, arabasına bakmak için yatağından fırlayarak bahçeye koşan, ellisine yaklaşmış evin babası İsa Efendi’nin ilk aklına gelen eline bir kürek almak oldu.  Elinde tuttuğu kürekle bahçesine dolan selin gidiş yönüne doğru ark açarak dışarı vermeye çalıştı. Ne yazık ki, gökten yağmur değil üzerine sel yağdığını görünce, “Allah’ım, kıyamet kopuyor, bizi ve cümle âlemi koru” sözleri dilinden döküldü. Bir ara elindeki küreği düşüren İsa Efendi, dizlerine kadar gelen selin içinden küreği zorlanarak tekrar eline aldı. Selin şiddetli gücünü anlayan İsa Efendi küreğin sapına on parmağıyla sarıldı.  

Gecenin karanlığında, elindeki kürekle hiçbir şey yapamayacağını anlayan, dikeldiği yerden bir adım bile atıp evine doğru bile gidemeyen İsa Efendi, sapını sıkı sıkı kavradığı küreği, yağmurdan yumuşamış toprak zemine saplayıp ona dayanarak sağanak yağmurun hafiflemesi için beklemeye başladı. 

Şiddetli yağmurun durmadığını görünce, İsa Efendi, “Tanrım, azgın bir kavmi kurtarmak için Nuh Peygamberin kendisine yol gösterip izin verdin. Şimdi, neye ve kime öfkelendin de, denizlerin suyunu yukarı çekip başımızdan boşaltıyorsun? Büyüksün Tanrım, bana yardım et de ailemi kurtarayım” diye yalvardı. 

 ***

Birbirlerinden ve dünyadan haberleri olmayan ailenin durumları meçhuldü. Tek kendinde olan İsa Efendi’ydi. Onun da gözyaşları, evlerine dolan sele destek verircesine akıyordu. 

Şafağın sökmeye başladığından kimsenin haberi yoktu. Sel, İsa Efendi’yi birkaç defa sendeletti ama güçlü adam yine ayakta kalmayı becerdi. İsa Efendi kendisini iyice toparlamaya başladığında bahçe kapısının dışında olduğunu anladı. Etrafında gördükleri aklını başından almaya yetti. Yıllarca emek verdiği bahçesinin içi, selin evinden getirdiği eşyalar, çevreden gelen kütük, taş, çalı çırpıyla doluydu. Kiremitten ördüğü güzelim duvarın çok yerleri dipten oyulmuş dış kapının tek kanadı yerinden sökülmüştü.  

Sel almış başını giderken hızını da azaltmıştı. Atık dayanma gücü kalmayan İsa Efendi, bir ara sendeleyip düştü. Düştüğü yerden zorlukla kalkıp ayağa dikeldi.  Ayak bileklerine kadar oluşan milin içinde yürüyerek evine doğru gelmeye çalıştı. Karısını evinin bahçe kapısının önünde yerde yatarken, iki oğlunu da evlerinin taş merdivenin üzerinde birbirlerine sarılmış olarak gördü. Karısının yanına gelip onu oturttu. Kendinden geçmiş karısına sarıldı. Belgüzar’ın nefes aldığını görünce, sevincinden deliler gibi, “Şükürler olsun Allah’ım” dedi. Belgüzar’ı çocuklarının yanına doğru çekti.  Çömeldi, oğlu Murat ve Ahmet’in başlarını dizlerinin üzerine koydu. Ahmet birden konuşmaya başladı. “Baba, Suna’yı sel götürdü. Annem, ağabeyimle birlikte onu suların içinden alamadılar. Suna nerde baba? Murat Ağabeyim, az önce konuşuyordu ama galiba şimdi oda bayıldı. 

İsa Efendi, aklını başına toparlaması amacıyla karısının yüzüne hızlı hızlı birkaç tokat attı. Benzi bembeyaz olmuş titremekte olan Belgüzar, şaşkınlık ve korku ile kocasının yüzünü baktı. Belgüzar ağlamak istiyordu ama sesinin tamamen gittiğini anladı. Başını çocuklarına çevirdi. Kolunu uzatıp, elleriyle oğullarının ellerini aramaya başladı. Yan yana olan oğullarının parmaklarını güçlükle buldu. Oğullarının elini bırakan Belgüzar, Suna’nın sularla sürüklendiğini unutup Suna Suna diyerek kızının elini aramaya başladı.  

İçlerinde tek aklı başında olan Ahmet “Anne, sen de gördün ya, Suna sularla birlikte dış kapıdan aşağıya doğru gitti. Senden sonra ağabeyim birkaç adım daha atıp onu çekmek istedi ama Suna ona elini uzatmadı.” dedi. Belgüzar’ın gözlerine dolan yağmur sularıyla birlikte gözyaşı akmaya başladı. Güçsüz sesi ile “İsa Efendi kızımı bul getir” diyebildi ancak.  

Gün biraz ışıyıp etrafı aydınlatınca İsa Efendi, dünyanın yerinden oynadığı korkusuna kapıldı. Çevrelerindeki evlerin tanınmasına imkân yoktu. Gördüğü birkaç kırmızı kiremitli çatıdan başka her yer birbirine karışmıştı. Yerlerdeki topraklar çökeğe dönüşmüştü. Çevre, kırılmış kerpiçler, irili ufaklı temel taşları, telef olmuş hayvanlarla dolmuştu. 

Sel yolunu bulup bir taraflara gitmiş ama İsa Efendi, bulunduğu yerden bir adım bile gidemeyeceğini anlamaya başladı. Bir tanecik kızı, canı ciğeri Suna’sı gözünün görebildiği hiçbir yerde yoktu.  

Yerdeki çökek ayak bileklerini geçmişti.  Zorlukla birkaç adım atarak “Suna Suna” diye bağırdı. Tekrar birkaç adım daha attı, “Suna yavrum” diye defalarca bağırmaya başladı. Sesini tanıdığı yan tarafta oturan komşusu, “İsa kardeş, bu afat nereden geldi bilemedik. Benim kundaktaki oğlanı da sel suları götürürken çalıların arasına sıkışmış olduğu için zorlukla kurtardım. Bizim eve de sel girdi ama sizinki gibi yıkılmadı. Ben, senin evin ahalisini bize getiririm. Sen selin gittiği yöne doğru ilerleyerek Suna’yı aramaya başla. 

İsa Efendi döndü, “Belgüzar, sen çocukları al, komşuya git, ben Suna’yı aramaya gideceğim. İsa Efendi, karısından cevap almayı beklemeden selin getirdiği ağaç dallarının arasından en kalınını zorlanarak çekti. O sırada, kasabanın insanlarını kayıp canlarını, sele kapılmış kıymetli eşyalarını aramak için kadınlı erkekli selin akış yönüne doğru zorlanarak yürüdüklerini gördü. 

Büyük sel felaketi bütün evleri tahrip etmiş, insanları can eşya derdine düşürmüştü. İsa Efendi yalnız başına, ayak bileklerini geçen çamur çökek içinde kızını aramak için ilerlemeye başladı. İsa Efendi elindeki kalın dal parçasına dayanarak yürüyor, gördüğü birbirine dolanmış çalıların altına bakıp bağırıyordu. “Suna yavrum, ben babamın! Sesimi duyuyorsan cevap ver. Yavrum bağır, kurban olurum sarı kuzum ne olur, bir kelime ses ver” dedikten sonra birkaç dakika durup heyecan içinde kızından bir cevap gelir mi? diye bekliyordu.  

Gün iyice ışıdı. Kasabada yıkım yapan yağmurun ardından güneş doğdu. Bir nebze de olsa İsa Efendi’nin umudu artmaya başladı.  

İsa Efendi etrafından suların çekildiği irice bir taş gördü. Bayılmak üzere olan İsa Efendi, güneşe karşı olan ıslak taşın yanına birkaç dakika oturmak için gitti. 

İsa Efendi, kızından bir ses beklerken, birden “Baba baba neredesin? Ben Murat, Suna’yı aramaya ben de geliyorum. İsa baba, benim ben Murat” diye bağıran oğlunun sesini işitti.  

İsa Efendi’nin, akşamki yağmur gibi gözlerinden yaşlar akmaya başladı. “Murat oğlum sesime gel! Murat sesime gel!”  

“Tamam baba, sesine gelmeye çalışacağım.” 

*** 

Entarisi yırtılmış bacakları çizikler içinde elinin, yüzünün bazı yerleri kanamış, morluklar içindeki Suna’nın üzerine güneş doğmuştu. Güneşe, can taşıyan insanlara, ağaca kurda kuşa selam salmak istercesine parlak renklerini toplamış gökkuşağı bitkin çocuk bedenine gülümsüyordu. Gökkuşağının sarı rengi, Suna’nın sarı saçlarını iyice sarartmış ama sel suları, güzelim saçları birbirine keçe gibi dolaştırmıştı. Cılız bedeni, minik bir tümseğe birikmiş kumların yaptığı küçücük bir adacığın içine gömülmüş gibiydi.  

Suna gözlerini kıpırdatarak güneşe bakmaya çalıştı. Gözlerini yakan güneşten dolayı o ela gözlerini tekrar kapatıp açtı. Gözlerini kapatıp açtıkça, dokuz yaşındaki masum çocuk, içinde kabuk bağlayan yarasından derin kanamalar görmeye başladı. 

Murat, “Baba arkadaşlarla sinemaya gideceğiz. Bana para verir misin?” 

“Oğlum, haftada iki defa sinema olmaz. Bu haftanın ilk günlerinde gittin. Böyle giderse ben sana para yetiştiremem.” 

“Anne babama bir şey söyle de bana para versin. Söz bundan sonra haftada bir defa giderim.” 

Suna üzerine doğan güneşe bakmadan vücudundaki şiddetli acıya rağmen elini donuna götürüp lastiğinden tutarak yukarı doğru çekmeye başladı.  

Ölüm kalım arasında, geçmişte yaşadıklarını film olarak görüyordu Suna.  

O gün, içinden kendi kendine söylediklerini hatırladı. “Para vermeyin! Ağabeyim, sinemadan gelince ben uyurken donumu indirip orama burama bakarken uyandım. Vermeyin para! Para Sinema Para sinema.” 

Murat o gece gittiği sinemadan sonra yine uyuklamakta olan Suna’nın yorganının üzerine oturup, masumca yatmakta olan kardeşinin donunu sıyırdı. Suna’nın mahrem yerlerine bakarken Suna uyandı. Ağabeyinin, vücudunun mahrem yerine ilk baktığı zamanki gibi korktu. Sesi düğümlenmişti. Çıt, çıkartamadı. Bağıramadan donunu lastiğinden tutup yukarı doğru çekerek örtünmeye çalıştı. “Tamam tamam” diyen Murat hemen Suna’nın yanından uzaklaştı. 

*** 

Kumların içinde kalmış küçük Suna, yaralı bedeni ve içinden atamadığı olaydan dolayı hırpalanmış ruhuyla gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Suna orada ne kadar ağladı kimse bilemezdi. Sonunda Suna bayılarak Azrail’le yüz yüze geldi. 

İsa Efendi ikindiye doğru, kum yığınının yaptığı adacıkta, belli belirsiz renkleri birbirine karışmış bir karartı gördü. Artık selin getirdiği çamurların içinde elindeki ağaç parçasıyla yürümeye alışmış bitkin baba heyecanlanıp gözüne takılan karartıya doğru biraz hızlanarak yürümeye çalıştı. Baba yüreği, büzülmüş bir durumda, yarı kumlara gömülmüş yatanın kızı olduğunu anladı. Peşinde ama ne kadar uzağında olduğunu bilmediği oğluna bağırmaya başladı. “Murat koş. Murat neredeysen çabuk sesime gel. Suna burada!” 

İsa Efendi bildiği bütün duaları kızının sağ olması için okuyarak hızlandı. Suna’nın yanına vardığında ölümü yaşıyor mu olduğunu bilmeden yavrusunu kucağına alıp kumdan adacığın üzerine diz çöktü. Kızının nabzına bakıp kalbini dinledi. Ölü gibi yatan Suna bir elin ve baba kucağının sıcaklığını hissetti. Suna’nın az sonra gözleri kıpırdadı. Sarı saçlı minik kızın soğumuş ıslak bedeni, epilepsi nöbetine tutulmuş gibi zıngır zıngır titredi. İsa Efendi’nin bütün bedenini, oğlu İsmail’i Tanrıya kurban etmek için dağa çıkan İbrahim Peygambere gelen koçu görünce duyduğu gibi sevinç kapladı. Bir anda, mutluluk ve acının karışımı ile göz pınarları sular seller gibi aktı. Peş peşe hıçkırdı. “Allah’ım yavrum yeniden doğdu, bu büyük bir mucize” diye bağırdı. Kızını kucaklayan İsa Efendi ve babasının başında dikelen Muratla birlikte ailesinin yanına gitmek için yola koyuldu. 

İsa Efendi, selde yıkılan evini, on beş gün içinde biraz onarıp çocuklarını taşıdı. Birçok şeylerini kaybeden aileyi şimdi zorlu bir hayat bekliyordu.  

Sel olayından sonra, evin içinde hiç kimseyle konuşmayan Suna’nın durumu herkesi üzmeye başladı.  

Suna, kendisine ait iç çamaşırlarını giyinmiyor, annesinin dolabından aldığı, kendisine büyük gelen şalvarları giyinip, düşmesin diye üzerine kuşak bağlayarak geziniyordu. Başına örttüğü yazmasını kaşlarına kadar indirip sanki dünyayı görmek istemiyordu. İlk zamanlar bunun büyüme isteğine özenti olduğunu düşünen annesi zaman içinde Suna’ya kızıyor, bir daha kendi şalvarlarını giyinmemesi için tepki gösteriyordu. Hareketlerinde bir değişme olmayan Suna’nın bildiğini okuduğunu zanneden annesi bir gün Suna’nın yüzüne iki tokat atıp, “Bir daha benim şalvarımı giyinip başına o kocaman yazmaları bağlarsan seni daha çok cezalandıracağım” diye yüksek sesle bağırdı.  

Aradan geçen bir yıl içinde bir yaş daha büyüyen Suna annesine, “Anne, bu evde kısa ve küçük don giyinmeyeceğim. Senin oğlun, sinemadan gelince iki kere donumu sıyırıp orama burama baktı. Murat’tan nefret ediyorum. Onu bu evde görmek istemiyorum” diye söyleyip hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. 

Annesi, “Kız sen ne diyorsun, oğlan bir yıldır sinemaya mı gidiyor ki. Sus bakayım. Bu oğlanı zaten sen önceden de sevmiyordun. Ta ne zamandan beri babanla benim odamda yatmaya başladın. Bu lafı bir daha duymayım. Baban duyarsa senin kemiklerini kırar vallahi!” Kızının anlattığı bu olayın üzerini örtüp önemsemeyen Belgüzar, büyüyüp gelişmeye başlayan kızına, oğullarının her buyurduğu işlerini yapmaya zorunlu olduğunu söylüyordu.  

Zaman içinde büyüyüp irileşen oğlanlar da ortaokul tahsilinden sonra evde kalıp babalarının toprak işleriyle uğraşmaya başladılar.  

Tarladan, bağdan bahçeden yorgun gelen oğlanların önüne, Suna sofra kuruyor, annesinin kızgın ses tonuyla, “Kalk boş oturma, oğlanlar yorulup geliyor” deyince, onların getir götür işlerini yapıyordu.  

Her gününü Murat’ta duyduğu kin ve nefretle geçiren ve onun yüzüne mecburiyetten bakarken tiksinti duyan Suna birçok gecesini de ağlayarak geçiriyordu. 

Suna’dan altı yaş büyük olan Murat, Suna gelişip serpilmeye başlayınca askere gitti. 

İçindeki bu duygulardan kurtulmak için çareler arayan Suna’da Murat eve gelinceye kadar kim isterse istesin onunla evlenme kararı aldı. 

Babasının ve küçük ağabeyi Ahmet’in hiçbir şeyden haberlerinin olmadığını bilen Suna bu arada annesine de gönül koyup içerlemeye de başladı. 

“Annemin, varsa yoksa oğulları. Ona anne olarak, Murat’ın bana yaptıklarını anlattım ama hiç oralı bile olmadı. Nasıl olsun ki, onun oğluna laf söyleyeni asla dinlemez. Masumdur onun oğulları. Anne olarak hiç olmazsa bana sabahtan akşama kadar onların hizmetini yaptırmasa. Büyüdüm, göğüslerim kocaman oldu. Ağabeyim olarak yüzüne bakamıyorum ama bana yan gözle baktığını anlıyorum. Her adet olup kendimi temizlemek istediğim zaman Murat’ın yaptıklarını hatırlayıp hem korkuyor hem utanıyor hem de kendimden soğuyorum. O iki gece üzerimde olan donlarımı yırttım ama bu acıyı unutmamak için saklıyorum. Kahrolsun bu dünya. Şu oğlan askerden gelinceye kadar kimi bulursam evlenip bu evden gideceğim. Annem de benim içimi karartan şu edepsiz oğluyla yalnız kalsın.” 

Yaşı kendisinde altı yaş büyük ağabeyinin sekiz yaşındaki kardeşinin donunu indirerek görmemesi gereken yerlere bakmasının utanç verici bir olay olduğunu ta o yaşlarda bilen Suna, geceleri ağlıyor, Suna’nın yıllarını alan iç dünyasının bozukluğu düzelmiyordu. Büyüyüp geliştikçe yatağa girip kendi vücudunu tanıdıkça gövdesinin her yanından utanıyordu. 

Zaman içinde mutsuz Suna’nın, yardımına yan yana oturduğu komşusu yetişti.  

Bir gün, komşu Nimet Hanım, Suna için gözde hor, çirkin oğluna dünür geldi.  

İnce belli, boylu poslu, sarı saçları beline gelmiş, ela gözlü Suna’yı komşunun oğlu İsmet’e kimse layık görmedi. Ama evde yüzü gülmeyen, ara sıra annesine laf sokuşturup büyük oğlu hakkında iki günde bir nefret söylemi yapan kızının bir an önce evlenirse sakinleşeceğini düşünen Belgüzar, gece yatak odasına çekilince kocasına, “Bak İsa Efendi, komşu oğlu İsmet için birkaç defa Suna’ya dünür geldi. Oğlan biraz çirkin ama biz de varlıklı bir aile değiliz. Sel evimizi yıktıktan sonra belimizi daha düzeltemedik. İsmet’in ailesi varlıklı. Kızın bir dediğini iki etmez. Kocasından, “Bir düşüneyim” cevabını alan Belgüzar, kocasının hayır demediği için geceleri rahat uyumaya başladı. 

Sevmeyi, aşkı tanımayan Suna, bu evlenme teklifine cankurtaran gibi sarıldı. Babasının, “Kızım, annenle biz münasip gördük, sen de razı mısın?” sorusu karşısında ağlamaya başladı. “Baba, çocuk yaşımdan bu tarafa her gece donumun lastiğini tutarak uyuyorum. Git anneme sor benim bu evde ne kadar huzursuz yaşadığımı. Evet, evlenip bu evden Murat gelinceye kadar gitmek istiyorum.” 

Suna’nın koluna bilezikler, boynuna beşibirlik alındı. Kendi evlerinde giymediği kıyafetler istenmeden hediye geldi. Nişanlı olan Suna, Murat’ın askerden döndüğü hafta birkaç kere gördüğü İsmet ile imam nikâhı kıyılarak evlendi. 

Suna, gelin olduğu gün Murat’ın yüzüne bakmadan, elini öpmeden çıktı evlerinden.   

Yaşamın içinde iki sene bazen uzun bazen kısa sayılabilir. Yaşadığı ortamda Suna’ya iki sene çok uzun geldi. Evinde mutsuzdu. Huysuz ve inatçı çirkin kocasının yanında iç dünyası kimseyle hesaplaşamadı. Bu zaman zarfında evlendiği aile içindeki insanlardan hiç kimseyi kırmadı. Kimse için kötü düşünmedi.                                                 

İki sene daha büyüyen Suna, kadınların da bir erkeği sevebileceğini öğrendi. Her zaman olmasa da yatakta bir erkek karısının gözüne hoş görünmeli düşüncesine sahip oldu.  

Suna’nın gözünde Murat çirkindi. Annesi de çirkindi. Gündüz fark etmese de geceleri koynuna girdiği erkek de çirkindi. Çocukluğundan bu tarafa içinden atamadığı bacak arasına bakılmasının çirkinliğiyle onların çirkinliğini hep yan yana koydu.  

Suna aşkı öğrendi. İçten sevmeyi öğrendi. Bir zaman sonra Suna, alışveriş yaptığı bakkalın, Almanya’dan izinli gelen oğlunda sevgiyi tanıdı. Suna, sevdiği adamın verdiği güçle kimseden korkmamayı öğrendi.  

Sevdiği adam ona, “Umut hiç bitmez, gökkuşağının renkleri avuçlanır, kuruyan ağaçların dibinden sürgünler çıkar, kaya oyuklarında çiçekler açar, yürek yaraları iyileşir” dedi.  

Suna’nın gönlü artık çok uzaklara gitmek istiyordu. 

Suna, kolundaki bilezikleri, boynundaki altınları odasındaki dolabın gözüne koydu.  

İki sevdalılar kimselere bir şey demeden, belli etmeden kasabada nikâhlarını kıydılar. Birkaç gün içinde hazırladıkları pasaportla Almanya uçağına bindiler. 

Üç çocuk sahibi Suna, çok sevdiği kocasıyla mutluluklarını sürdürse de başından geçen bu hikâyeyi anlatırken, gözyaşlarına mani olamadı. 

 

 

2019 -2020 yılları karşılaştırması eşliğinde 2021 yılına ayak basmak

Geçen yıl aşağıdaki ifadeyi kulanmışım:  2018-2019 yıl sonu itibarı ile 2020 yılına girmenin eşiğinde dünyanın ve ülkemizin eğitim, ekonomik, toplumsal, siyasi, ekolojik fotoğrafı geçmiş yıllara göre çok da iyi bir görüntü yansıtmıyor. Başta işsizlik, kadın cinayetleri, çevresel sorunlar, sosyal yaşam, ekonomideki zorluklar ve ayrımcılık insanların en çok şikâyet ettiği konuların başında gelmektedir. Başta çevre ülkeleri ve ABD ile yaşanan zorlu sorunların etkileri de ister istemez başta ekonomi olmak üzere içeriye de yansımaktadır. 

Dünden bugüne ne değişti dersem aynı sorunlar devam ediyor. Bu arada insanlık tarihinin en ciddi salgınlarından birine hazırlıksız yakalandı. Birçok alanda ciddi sorunlar yaşadı/yaşanıyor. Çoğu insan uzun süre sokağa çıkamamanın şaşkınlığı içinde ne yapacağını bilemez oldu. Milyonlarca insanın ulusal ve uluslararası ilişkileri ve ulaşanımı sınırlandı. İşini aşını kaybeden yakını kaybeden oldu. Gıdaya erişim sorunu olan, çalışmak için her tülü riski göze alan çok sayıda insan salgına yakalanarak canlarını verdileri. Sosyal ilişkiler kısıtlandı, birbirimiz kutlayamadık, hastaları ziyaret edemedik, ölülerimizi gömemedik, taziye gidemedik. Sürecin uzaması ve halende konunun araştırma zorluğundan dolayı net bir ilacın belirlenmemiş olması belirsizliği insanları tedirgin etti ve ediyor da. Psikolojisi bozulan insanlar oldu. Halende başta 65 yaş üstü (genelde bilgi-görgü ve bilinç sahibi kabul ediliyor) insanların hastalıktan korunması için iyi niyetle getirtilen kısıtlamanın çoğunu sağlıklarını bozduğu belirtiliyor. En önemlisi de insanlığın gelişimini, farkındalığını, üretimini geliştiren eğitimimiz aksadı.

Tarihe tanıklık ettiğimiz bu büyük felaketin olumsuz etkileri birçok alanda çoğumuz için öğreticide oldu. Artık yeni bir çağdayız ve bu çağı iyi okumamız ve ona göre yaşam anlayışımızı belirlemek zorundayız.     

 

Koronavirüsün Öğrettiği Ciddi Dersler

Ancak 2020 yılında dünyada ve ülkemizde çağımızın en büyük biyolojik-ekolojik olgusunu yaşadık. Son on ayda gözle görülmeyen, mikrondan çok daha küçük ve hücresi olmayan korona virüs hepimize çok ciddi bir bedel ödetti ve halen de kafamızı dışarı çıkartamıyoruz. Eğitimim ve yaptığım iş itibarı ile toprak biyolojisi-bitki besleme ekseni üzerinde, toprak felsefesi eğitimi araştırmaları yapmam nedeniyle virüsü ve onun yaşama hakkını da kendi yaşam hakkım gibi doğal biliyorum. Doğada var olan her canlı kendine uygun ekosistemi kurarak varlığını sürdürmektedir. Bu bağlamda canlılığın ve insanlığın milyonlarca yıllık tarihi yolculuğunda her canlı kendi besin zinciri ve yaşam döngüsünü kurarak bugüne kadar gelmiştir. Çoğu insanın belki de halen kavrayamadığı, virüs düşman değil bir canlı, besin zincirinde bir yeri var. Ancak bugüne kadar neden bu virüs zarar vermedi de bugün veriyor? Bunu sanırım biyoloji bilenler olarak tam anlatamadık. Sorun ekoloji ve doğayla uyumsuz davranışların büyük etkisi olduğu bilinen ve bugüne kadar karşılaşmadığımız bir virüsün insandan insana bulaşmasıdır. Biyoloji bilimi, ekoloji ve beslenme biliminin doğası ve mantığı buna öğretiyor. Bu bağlamda 2020 yılında biz insanlar (çoğu kişi) biyoloji ve özelde de mikrobiyoloji gerçeği ile tanıştık. Halen virüsün ekolojisi, yaşam biçimi ve insan vücudunda nasıl tutunduğu ve virüsün varlığını ortadan kaldıracak faktörler detaylı olarak anlaşılmaya ve insanlarda bağışıklığı geliştirecek uygun aşılar üretilip uygulanmaya çalışılmaktadır. Ancak bilimin sorun çözme yöntemi olan sebep sonuç ilişkisi içinde çözüm üreteceğine inancımız tamdır.

 

İnsanlık Halen Birbirini Anlamamış Görünüyor

Amerika gibi dünyanın dört bir yanından beyin göçü alan dinamik ve farklı renklerin ve kültürlerin yaşadığı bir ülkede yaşanan insanlık ayıbı ırkçı saldırılar ve sonuçları hiç hoş olmamıştır. İnsanın bu çağda birbirini ötekileştirmesi, dilini, dinini, kültürünü ve kişiliğini yok sayması ve herkesi birbirine benzetme anlayışı doğanın çeşitliliğine de yakışmıyor. Renkli, canlı ve yaratıcı bir dünyanın tek renkli bir dünyadan daha yaşanılır olduğunu unutmayalım.

Covid-19 salgınının yaşattığı bunca soruna rağmen başta petrol ve enerji bölgesi Ortadoğu ve Kafkaslarda çatışma, kan ve gözyaşları dinmiyor. İnsanlığın başına gelmiş olan küresel öçekli ciddi bir felakette bile halen pazar kavgası üzerinden üstünlük yarışları yaşanmaktadır.

Halbuki dünyadaki ciddi iklim değişimlerine bağlı bir dizi ekolojik sorunlar yanında teknolojinin yarattığı yapay zekâ, nano-teknoloji, biyoteknoloji, uzay bilimlerinin yarattığı adaletsiz gelişme, insanın insana kırdırtılması ve kuşatılması gibi bir dizi sorunlar da bulunmaktadır. Bilimin ilerlemesi önemli sorunları çözdü, ancak halen yaşadığımız bu adaletsiz dünyada insanın yeri nedir, sorunların üstesinden nasıl gelinir soruları araştırmaya ve düşünmeye değer ciddiyettedir. 

 

2021'e Girerken Yerküre Yoğun Bakımda, Hatta Entübe! Durumunda

Dünyanın geldiği yerde bilim, eğitim, emek, insana saygı, adalet, demokrasi gibi kavramlar içi boşaltılmış durumdadır. Yaşadığımız çağda her şeyin metalaştığı ve kısa sürede değerini yitirdiğini üzülerek görüyoruz. ABD demokrasi getireceğiz diye Irak’ı işgal ettiğinde güç ve iktidarın çıkarı için her türlü kavramın içini boşaltacağı belirtilmişti.  

Her gün artarak devam eden kadınların öldürülmesi. 21 yy. ayıbı olan bu vahşete ilişkin halen sorunun nedeni sorulmadığı için çözüm konusunda somut öneri geliştirilmedi. İnsanın insanı canına son vermesini anlamıyorum. Özellikle kadınları öldüren kişilerin her yönü ile araştırılmasında yarar görülüyor.

7.8 milyarı bulmuş dünyada, nüfusun yoğunlaştığı kentlerde insanın insana kırdırılması acımasızca yaşanmaktadır. İyi eğitim almış, belirli işlerde çalışanların yanında, günden güne artan ciddi işsizliğe bağlı yoğun mutsuzluklar ve sosyal sorunlar da şiddetle yaşanmaktadır. Dünyanın az gelişmiş ve üretim kapasitesi yetersiz ülkelerinden, bilim ve tekniğin yardımı ile bitkisel üretimlerini arttırarak gelişmiş ülkelere doğru yaşanan göç, bu ülkelerin kaynaklarını kullandırmama adına sınırlarını kapatmalarına neden olmuştur. Tarımda korumacılık artmış, ülkelerde korumacılık duyguları kabarmış ve sonuçta ırkçılık boyutunda yabancılara karşı reaksiyonlar gelişmiştir.

İklim değişimleri ve çevresel etkilerden dolayı artan gıda krizine eklenen Covid-19 salgını (pandemisi) ile insanlığı gıda güvenliği konusunda iyiden iyiye panikletmiş durumdadır. Bulunduğumuz bölgede son 40 yıldır ilk defa Aralık ayında sıcaklığın 10 derecenin altına düşmediğini görüyoruz ki bu durum, buğday gibi mutlaka soğuk bir dönem geçirmesi gereken stratejik bitkilerle ilgili gelecekte gıda güvenliği için ciddi bir sorun oluşturacaktır.

Aynı zamanda artan nüfusun doğa ve toprakta yarattığı üretim baskısı artık toprağı da yormuş ve takatsiz bırakmış görülüyor. Topraktan ürün almakla kalmayıp, arta kalan kök ve anızların da yakılarak ya da toplanıp enerji amaçlı kullanılması sorucu toprakların doğal enerji bütçeleri zayıflamıştır. Daha fazla ürün için toprakların aşırı gübrelenmesi, aşırı toprak işleme toprakta yaşayan çoğu canlıyı artık yaşayamaz hale getirmiştir. Ancak halen tarımın ve doğanın kullanılması yaşamın her alanında devam etmektedir.

Unutmayalım: yerküre, yalnız üzerine bastığımız toprak değil; yaşayan, yaşatan, üreten, nefes alan devasa bir organizma; en az bizim kadar canlı ve biz bu canlılığın bir parçasıyız. Canlılığın devamı için yeniden doğa merkezli, birlikte yaşamı oluşturacak yeni yol-yöntemleri geliştirmeyi düşünmek zorundayız. Yeniden toprak anayı ve bize can veren doğanın yasalarına uyumu düşünmek zorundayız. Bir gün korona gider, yarın bir başka korona kapımızı çalabilir. Belki daha büyük bir fırtına ile uzun süre boğuşmak zorunda kalabiliriz.

Aslında dünyamızın geçmişi bize gelecekte olabilecekler konusunda da çok güzel bilgiler vermektedir. Burada bir kez daha bilim ve bilim adamlarının varlığı ve önemi ile toplumların kendi evlatlarının eğitilmesi için yaptıkları fedakârlıkların hiç te boş ve anlamsız olmadığı anlaşılmaktadır.

Son söz “yeni yıla yeni umutlar, doğa bilincine ulaşmış, doğa ile barışık bir yaşam dileği ile” diyelim. Sağlıklı mutlu bir yıl dilerim.