Başlangıçta yazının başlığına bakan bir okuyucu, “Ne ilgisi var? 1937 yılında kaleme alınan bir romanla günümüzde yapılan bir sınavla nasıl bir ilişki kurulabilir? Bu kadar da zorlama olamaz” deyip yazıyı okumayabilir. Eğer böyle bir yolu tercih ederse bir okuyucu, çok şey kaybedeceğini yazının sonunda anlayacaktır.

Yakup Kadri, sanatçı kimliğinin ilk döneminde benimsediği, “sanat şahsî ve muhteremdir” prensibinden Balkan ve Birinci Dünya Savaşı’nın etkisiyle ayrılıp, “sanat evvelâ, bir cemiyetin, bir milletin malıdır; sonra da nihayet bir devrin ifadesidir” görüşünü benimsediği sanatçı kimliğinin ikinci döneminde romanlarını yazmaya başlamıştır (Kudret, 1987: 130).

“Her roman, bir hayat tecrübesinin mahsulü olduğu kadar muayyen bir mizacın ve şahsî hayat görüşünün bir sanat eseri halinde tecellisidir” (Kudret, 1987:130) diyen Yakup Kadri, gençlik yıllarından beri “sosyal davalarla” (Ayda, 1974: 32) ilgilendiğini belirtmektedir. Yazar bu sosyal davalara genellikle tarihsel açıdan bakmıştır. Tarihsel-toplumsal içerikli romanlarını şöyle ayrımlayabiliriz: “Kiralık Konak (1922)’ta Birinci Dünya Savaşı’na gittiğimiz ve savaşa girdiğimiz yıllar ele alınır; Hüküm Gecesi (1927), II:Meşrutiyetin; Sodom ve Gomore (1928) Mütareke döneminin; Yaban (1912) Kurtuluş Savaşı yıllarının; Ankara (1934) Cumhuriyetin ilk on yılının ve Bir Sürgün (1937) II. Abdülhamit döneminin işlendiği romanlardır.Panaromalar (1953-54), 1923-1952 yıllarını kapsar” (Moran, 1995: 136).

Yazarın kronolojik romanlarının anlatımında izlediği yöntemi belirleyen –Yakup Kadri’nin etkisinde kaldığı- Fransız realist ve natüralist yazarlardır: “Roman, bir uzun yol üzerinde dolaştırılan bir aynadır” diyen Stendhal; “sanatın ödevi, doğayı kopya etmek değil, doğayı ifade etmektir” diyen Balzac; “sanat gerçeğin mizaç arasında görüşüdür” diyen Zola bunlardan bazılarıdır (Kudret, 1987: 131). Kanımca Yakup Kadri, “siyaset edebiyatın boynuna takılmış bir taştır altı ayı geçmez, onu batırıverir. Hayâlin yarattığı şeyler arasında siyaset sözü açmak, bir konser ortasında tabanca patlatmağa benzer. O ses yırtıcı bir sestir ama kuvveti yoktur. Başka hiçbir aletin sesine uymaz” diyen Stendhal ile romanın işlevi konusunda bir yol ayırımındadır. O, daha çok, “bende en derin tesiri bırakan ve en çok beğendiğim yazar” dediği Marcel Proust’un etkisinde kalmıştır.- Ki “ırmak roman” yazarının yapıtını dilimize ilk çeviren odur-

Romanlarında yaşadığı dönemin gerçekliğini olanca çıplaklığıyla vermeye çalışan Yakup Kadri’nin Bir Sürgün romanının olgu kuruluşu genel hatlarıyla şöyledir:

Bir Sürgün, romanda başkişi olan Doktor Hikmet’in yaşamının son bir yılını aktarır. Nedeni belirsiz(?) İstanbul’dan ayrı bir sürgün hayatı yaşadığı İzmir’de tekdüze yaşamdan usanan Doktor Hikmet, kitaplar aracılığıyla tanıdığı Fransa’ya kaçmaya karar verir. Bu kaçışı hazırlayan etmenlerin başında özgürlük simgesi olan Paris’e gidecek geminin limanda görünmesidir. Kendisini İzmir’de bira bardağının içindeki karıncaya benzeten Doktor Hikmet gemiye kaçak olarak biner. Önce Pire’ye (Yunanistan) daha sonra da Marsilya’ya uğrayan gemi ile Paris’e varır. Daha ilk günden başlayarak, dış dünyadan uzak bir otel odasında yaşama isteği bir yıl devam eder. Doktor Hikmet’e Paris’te yaşama sevinci aşılayan romanın ikincil figürü Ragıp Bey’dir. On iki yıldır Paris’te bulunan Ragıp Bey, ona rehberlik eder. Onun aracılığıyla burada yaşayan Jön Türkler’le tanışmıştır. İçe kapanık, kendini çekici bulmayan Doktor Hikmet, burada genç bir Fransız kızına (Arlette) âşık olur. Aynı zamanda verem olur. Vuslat sancısıyla geçen iki aylık tedavi görür.-Provans’a gitmiştir- İstanbul’dan babasının gönderdiği parayla yaşam mücadelesi veren Doktor Hikmet, memleketten para gelmez olunca iyice yoksullaşmıştır. Artık yarı aç, yarı tok günler geçirir. Son günlerinde ona en çok yardımı Dr. Pienot yapar. Arlette’in de sebepsiz gidişiyle aşkına karşılık bulamayan Doktor Hikmet, kısa zamanda ölür. Cesedi toprak parası verilmediğinden genel mezarlığa gömülür.

Romanın başkişisi Hikmet’in mesleği hekimliktir. Aşağıda verilen sıkıntıları yaşamamış olsaydı roman sonunda yaşadığı ıstıraplar hiç olmayacaktı. Elbette roman kurmaca bir yapıdır. Ama unutulmamalı ki her kurmaca gerçek hayata yaslanır. Yazının çatısını oluşturan tıpta denklik konusuna girmeden önce romanda Batılıların eğitim sistemiz hakkındaki birkaç görüşüne yer vermek gerekir düşüncesindeyiz.

Doktor Hikmet’in bindiği geminin üçüncü kaptanı Jön Türklerin ihtilal yapma olasılığının olmadığını belirtirken genel eğitim sistemimiz hakkında da şu yorumları yapmaktadır:

İhtilâli nasıl yapacaklarmış? Hangi halk, hangi milletle? Sekiz on kişinin, diyelim, beş yüz kişinin, bin kişinin bir araya toplanıp da isyan bayrağını çekmesi üzerine koca bir memlekette ihtilal mi olur? Haydi canım; bunlar sizin bildiğiniz gibi Fransızca kitaplarda okudukları şeylerle kafaları dolmuş birtakım hayalperestlerdir. Ve bütün Türkiye’de arkalarına takılacak 10 kişi bulamazlar. Halkın yüzde doksan beşi daha okuyup yazma bilmiyor. Kurunu vustanın (ortaçağ) en koyu karanlıklarında yaşıyor. İstanbul’da olsun, İzmir’de olsun, gelip geçerken şöyle medeniyet namına ne görüyorsanız bunların hepsi Hıristiyan unsurların eseridir. Türkiye’den Rum’u, Ermeni’yi ve Avrupalıları kaldırınız, bütün memlekette ne yatacak tek bir otel, ne oturacak bir tek gazino ne de bir mendil almak için tek bir mağaza bulursunuz. Osmanlı İmparatorluğu baştan başa bir çöl haline girer. Türk’te kafa mı dediniz, nah!” (Karaosmanoğlu, 1987: 30-31).

Üçüncü kaptanın nesnel olmasına rağmen (yabancıdan duyduğumuz için olsa gerek) içimizi acıtan bu görüşlerine paralel bir görüş gemideki papazdan gelir:

“…Doğrusu, sizin memlekette terbiye usulü kökünden ıslaha muhtaçtır. Ailede olsun, mektepte olsun genç dimağlar vahşi otlar gibi kendi hallerine bırakılmıştır. Bizim müesseselerimiz bir dereceye kadar bu facianın önüne geçmeye çalışıyor. Fakat hükûmetin bin türlü draconien (Eski Atinalı yasa koyucusu Dracan’un yasaları gibi sert) tedbirlerle sizlerin bunlardan istifade etmenize mani oluyor. Sizi zorla Hıristiyanlaştıracağımızdan mı korkuyor, nedir? Bu korku yüzünden Türk gençleri öbek öbek Farmasonlarn kucağına düşüyor veyahut bütün iptidai mahluklar gibi ağaca, taşa, güneşe tapıyor. Çünkü inanmak insanlar için ezeli bir ihtiyaçtır. Gerçek Tanrı’nın yolunu bulamayanlar tabiatıyla birtakım düzme uhuliyetlere (Tanrı sıfatlarına) doğru saparlar. Bunun neticesi ne olur? Dalâlet, barbarlık ve inkıraz (çökme)…” (Karaosmanoğlu, 1987: 46).

Kurmaca içindeki iki Batılının eğitim sistemimiz hakkındaki bu görüşleri sanki kendi insanımızın sözlerine dayanak oluşturmak için kullanılmıştır. Aşağıda roman kişilerinden Ragıp Bey ile Ali Kemal arsında geçen konuşma asıl konumuzun metnini oluşturmaktadır:

“…

Ragıp Bey, nasihatçinin sözünü kesti.

“Yahu, Hikmet Bey doktordur, be; doktordur.” dedi.

“Daha iyi ya, mirim. Şu halde Tıp Fakültesine yazılırlar…”

“Amma da yaptın ha, diplomalı hekim yeniden mektebe mi girermiş?”

Ali Kemal yeniden bir uzun kahkaha salıverdi:

“Diploma mı? A mirim, ne çocukça lakırdılar söylüyorsun? Bizim diplomalara, burada, kim beş paralık ehemmiyet verir? Tanımıyorlar bile. Ben buraya hem Mülkiyenin, Hem de Hukuk Mektebinin şahadetnamesiyle geldim. “Sciences Politiques” kurslarına yeni baştan başlattılar. Sciences Politiques ki adı üstünde ‘Ecole Libre’ (özgür okul)dir. Her isteyen girebilir. Nerede kalmış ki, tıbbiye gibi devlet darülfünununun bir mühim ihtisas şubesi, İstanbul Gülhane Mektebinden alınmış bir şahadetnameye istinaden herhangi birimize doktor unvanını versin” (Karaosmanoğlu, 1987: 95-96).

Yukarıdaki alıntıda altı çizili bölümler aslında Batı’nın Türkiye’deki eğitim sistemine bakışının bir göstergesi. Buradan hareketle geçenlerde Türkiye’de yapılan ve 100 sorunun 75’inin geçen yılki sınav sorularıyla aynı olan Tıpta Denklik Sınavı (Yükseköğretim Kurulu Yurtdışı Yükseköğretim Diplomaları Denkliği İçin Seviye Tespit Sınavı) insanın derin derin düşünmesine vesile oluyor. Toplum olarak sağlığımızı emanet edeceğimiz ithal doktorlar için hazırlanan bu sınavı bir Rus doktor fark etmese yine hiçbir şeyden haberdar olamayacaktık. Kim bilir belki de öyle olmasını istiyorlar…

Doktor Hikmet’in bütün bu söylenenlerden sonra ünlü bir Fransız doktorun yanında çalışmak istemesi üzerine Fransız doktorun önerileri kim bilir bizde de bu sınavı hazırlayanlara verilecek yanıtları içermektedir:

“…Hangi memlekettensiniz?

“Türkiye’den…

Belli ki, Fransa’ya çok uzak bir yerden geliyorsunuz. Burada işler sizin tasavvur ettiğiniz kadar basit değildir. Hele, bir parça muhite alışınız. Gelip bizim müesseselerimizi görünüz. Belli başlı birkaç ilim adamının tedriş sahasına sokulmaya ve metotlarımız hakkında bir fikir edinmeye çalışınız. Size, bu hususta, elimden gelen yardımda bulunurum” (Karaosmanoğlu, 1987: 107).

KAYNAKÇA

Ayda, Âdile. (1974). “Yakup Kadri İle Mülâkat” Türk Edebiyatı, 32, 25-27.

Karaosmanoğlu, Yakup Kadri. (1987). Bir Sürgün. İstanbul: İletişim Yayınları.

Kudret, Cevdet. (1987). Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman, 5 b., C.2, İstanbul

Moran, Berna. (1995). Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, 5 b., İstanbul: İletişim Yayınları.