Televizyonda göründüğünden daha büyüktü. Sürgülü bir çekmecesi ve sağ tarafında bir dolap bulunan masanın üstünde duruyordu. Sürgülü çekmecede alfabedeki harflerin karman çorman şekilde yerleştirildiği bir mekanizma vardı. Bir de yanında “fare”si. Fare mi? Neden fare, neden maymun, kedi ya da sincap değil de fare? Farenin özelliği neydi, anlayamamıştı bunu.

Farenin takılı olduğu bir kasası vardı. Bir de televizyona benzer ekranı. Televizyonun ilk geldiği günleri hayal meyal hatırlıyordu, ayrıntılarını babasından dinlemişti. Şimdi aynı şeyleri kendisi bilgisayar için yaşıyordu. Çocuklarına anlatıyordu hislerini, ölünce hatırlarına bir an olsun gelmek için.

“Bilgisayarlar”la dolu “internet kafe” yeni açılmıştı köye.  Malum, devir internet devriydi. Eee hele okula giden çocuklar için şarttı bilgisayar. Araştırma yapacaktı çocuklar, resim bulacaktı. Buna da bir türlü anlam verememişti kafasında ya neyse. Yani biri ansiklopedilerdeki bilgileri tek tek yazmış olsun bilgisayara, peki ya resimler? Resimler nasıl çizilmişti peki? Gerçi, kafa yormak gereksizdi. Bu bir nimetti, sorgulamanın alemi neydi? Böyle düşünülecek olsa televizyonu, radyoyu da düşünmeliydi. Onun harcı değildi bunlar, kalsındı, nesine lazımdı.

Çocuklar uğrak yeri etmişti bu internet kafeyi. Sadece çocuklar mı, gençler de gidiyordu. Hem de sabahtan akşama kadar durmacasına. Kafenin sahibi saati 1 YTL yazmıştı cama. Kirli camdan içeriyi süzdü. Baktı, oğlu da orada. Boşa değil bu sabah okula gitmemek için karnı ağrıyor numarası yapması. Biraz yürüdü, dükkanın eşiğinde durdu, oğlunun önündeki bilgisayara baktı. Ekranda, bir sürü silahlı adam, oradan oraya koşuşturuyor, bombalar atılıyor, ortalık savaş alanına dönüyordu. Arada bir sol köşeden bir silah görünüyor sonra geri kayboluyordu. Sonra ölen insanlar vardı, oğlunun öldürdüğü insanlar. Yerde yatıyorlardı, kafalarından, karınlarından kanlar akıyordu. Ekran bir kere sağa sola kıpırdadığında ise kayboluveriyorlardı.

Kendisini can havliyle içeri atmaya çalışan çocuğun sesi ile gözünü bilgisayardan ayırdı. Bir an arkasına döndü, çocuğu biri mi kovalıyor diye ama, yok, ortada kimsecikler yok. Çocuk “Ağabey, 3 numaralı masayı açar mısın?” dediğinde anladı ki çocuğun heyecanı biraz sonra oynayacağı oyun içindi. Bekledi. Çocuk da kendi oğlununkine benzer bir oyun açıyordu bilgisayarda. Vurmalı, kırmalı, kanlı… Usulca çekildi eşikten. Köyün girişinde bulunan okul kapısına doğru yürüdü. Kafasından bir sürü şey geçiyordu. Çağ, internet çağıydı; doğru. Bilim çağıydı; doğru. Bilim bizi ileriye götürecekti, barışı sağlayacaktı. Dünyada iyi olan ne ise onu getirecekti bize. Peki ya bu vurmalar, kırmalar, dövüşler? Böyle oyunlar oynayan ve bu oyunlardan zevk alan çocuklar mı yapacaktı bilimi, kuracaktı barış dolu dünyayı?

Okul kapısına yaklaştı. Teneffüs zamanıydı. İki gün önceki veli toplantısında “Ödevler haricinde çocuklarınızı internet kafeye göndermeyin.” diyen öğretmene çıkıştığını hatırladı. Kapıdan girdi, öğretmene:

- Bizim çocuk için, hiç umut ışığı var mı hocanım? dedi, sustu.