Adımız köle değil, kiralanmamız, alınıp satılmamız aleni değil diye modern sayarız ya kendimizi, işte buna gülünür.

Tekstil işçisi (köle), fabrikadan özgür iradesiyle (satış) ayrılır. Akabinde aç kalır. Başka bir fabrikaya başvuru yapar (al beni). Kabul edilir (alış) ve orada çalışmaya devam eder. Hür iradesiyle (sanki başka çaresi varmış gibi) kendi iş gücünü aldırır, sattırır. O halde şöyle söyleyelim: Kendisini kimin işe alacağını salt elinde olmayan sebeplerin etkisiyle kendisi belirler. 

Düzen aynı düzen azizim. Şimdi bizi koruyan hukuk kuralları gelecek aklınıza. Elbette korurlaar. Mesela bizi kimse kafasına göre alıp satamaz. Bizi hangi kurallara göre alıp satacaklarını birileri bir kenara yazmıştır da baştan biliriz. Kimin haddineymiş yazılanın dışına çıkarak alış-veriş yapmak?

Aslında bizi birbirimizden koruyan düzenin yazılı halidir onlar. Mesela birbirimize zarar verirsek bizi tutuklayacak polisin çalışma düzenini, yargılayacak hâkimin yeterlilik seviyesini hangi sınavın ölçeceğini, en kıt kanaatinden geçinebilmek için kaç paranın yetmeyeceğini, biz çalışırken bebelerimize nerede ve kimin uysallığı öğreteceğini filan bir köşeye yazmak icap eder. Ama asıl önemlisi onları (birinci sınıf) bizden koruyan kurallardır. Öyle açık seçik yazılmamıştır elbette. Ahlak kuralları, din, ananeler... Şükretmeyi, çalmamayı, zina etmemeyi, öldürmemeyi, kanaat etmeyi, emek vermeyi, topluma yararlı olmak için çalışmayı ve daha nice erdemleri emreden kurallar... Sahi, sadece bize mi emretti? Yok canım onları da kapsıyor. Ya da biz kapsadığına inanıyoruz saf saf. Vah vah, onlar çalıyor ya cehennemde cayır cayır yanacak deyip içimizi rahatlatıyoruz, derin uykulara dalıyoruz.

Biz adiliz ve inançlıyız ya, emeğimizi birbirimize makul fiyatlara satarız. Onlarsa bize fahiş fiyata... Hayatımıza karşılık satarlar. Bazen sağlığımıza bazen de bir ömür kandırılıp, onların yararına bizim zararımıza propaganda bile yaptıracak hale getirilip, aynı yalanın içinde boğulmamıza karşılık... Özgür irademizi, özgürce idare etmek uğruna döktükleri emeği bize hayatımıza karşılık satarlar. Aldıkları kararları satarlar. Kendilerini zenginleştirecek kararlar...

Kendilerini zenginleştirecek kararları alırlar. Benim yetiştirdiğim gençler onların belirlediği ürünleri üretir, öteki reklamını yapar, beriki raflara dizer ve ben gider satın alırım. Biz al gülüm ver gülümcülük oynarken onlara oluk oluk para akar. Damla ter dökmeden. Sonuç: Boğazda yalı, yanında araba koleksiyonunu sığdıracak kadar garaj, altında rıhtım, şurada kahvaltı, burada (benim yetiştirdiğim) özel doktor. Yediği önünde yemediği dolabında. Bize inat, bizim emeğimizle, bizden ırakta. Cariyeler sırada. Her istek şıklatacak bir parmağın ucunda. Suçsa kapalı kapının ardında, mahkemeden uzakta. Çıkarsa ortaya, at bir kölenin omzuna.

Ooooohhh beee! Lüküs hayat!..

Düşünüyorum da dürüst müyüm, aptal mıyım, akıllı mıyım, saf mıyım... Kendi elimle çalmıyorum. "Çal." demiyorum. Ama uşaklığını ettiğim düzene uyumlu insan yetiştirmeye çalışıyorum.  Devlet okulundaysam eğer, birinci sınıf insanın kurduğu düzene itaat edecek yeteneklerle donatmanın peşine düşüyorum. Az paraya. Olmadı. "Öldürme evladım. Anlayışlı ol evladım. Açgözlü olma evladım." Sonuç: Düzen devam eder. Efendiye dokunmayacak (hoş istese de dokunabilecek kadar yanaşamayacak) olan düzene yeni köleler üretiyorum.


Sonuç: Onlar karar verir, savaşılır. Kazanılır ya da kaybedilir. Bizden tarihçiler yazar. Onlar ve biz okuruz. Onlar ellerini ovuştururken kıs kıs güler. Biz ezber eder unuturuz.