Çocukların ilk öğretmeni olacağımı düşününce başka bir heyecan duyuyor, mesleğimi daha özel görüyorum.

İlk görev yılım, anasınıfı öğretmeniyim artık. İlk öğrencilerimle tanışacağım günü sabırsızlıkla bekliyorum.

Çocuklar aileleriyle gelmeye başladı bile. Küçücük sınıfım kocaman yürekleri ağırlamaya hazır.

Gelen çocukların gözleri ışıl ışıl… Hepsini gördüğüm an çok sevmeye başladım. Bazı çocuklarla daha ilk günden vedalaştık. Küçük sınıfım ailelerin bakış açısına göre pek konforlu değildi. Üzülerek ayrıldım daha bir günlük öğretmenleri olduğum güzel çocuklarımdan.

Geriye on iki kocaman yürekli çocuğum kaldı. Kocaman yürekli diyorum çünkü ilk defa ailelerinden ayrıldıkları halde öyle uyumlular ki; ilk günden öğretmenim demeye başladılar bile bazıları da öğretmenim diyemiyor ağabey ve ablalarından duydukları hocam şeklinde hitap ediyorlardı. Çocukların masum, doğal hallerini gördükçe mesleğimin güzelliğini bir kez daha anladım.

Minik kalplerim, bir yıl boyunca sınıfıma can getirdi. Bu minik kalplerimin arasında bir kalp var ki ona baktıkça kendime hep şu soruyu sordum:

- Ben iyi bir öğretmen miyim?

Bildiğim davranış bozuklarının neredeyse tamamını gösteren bir çocuğumun bulunduğu dünya sanki çok başka. Dünyasına girdiğim an benim de dünyam değişecekti. Kutsal olduğuna inandığım babalık duygusunu onun  dünyasına girdikten sonra sorgulamaya başlayacaktım.

Çocuğun ailesinden muhatap olduğum kişi, yaşlı bir babaanne. Çocuğun annesi okuma yazma bilmeyen hatta Türkçe konuşmayı bilmeyen bir anne. Babası çocuğunun öğretmenini, sınıfını merak etmeyen,onu okula bıraktıktan sonra öğretmenle karşılaşmamak için kaçar gibi giden bir baba. Çocuğun ev ortamını görmek imkânsız. Dışarıdan kimsenin pek giremediği geniş bir aile. Dedesi, ninesi, amcasının da birlikte yaşadıkları bir ev.

Nihayet bir gün okuldan eve dönerken yolda babasıyla karşılaştım. Kaçacak bir yeri yoktu artık. Selamlaştık. Kısa bir hal hatır sorma faslından sonra asıl konuya girebildim. Çocuktan biraz bahsettikten sonra babasının duygularını, çocukla ilgili düşüncelerini üzücü bir diyalogdan sonra öğrenebildim.

İşte babalık duygusunu sorgulamaya başladığım diyalog:

Baba:

- Hoca hanım bu çocuk var ya hep farklı bir çocuktu. Diğer çocuklarımdan çok farklı. Mesela diğer çocuklarımda hiç zorlanmadım. Bu çocuğum kumandayı eline alıyor. Eve geldiğim zaman kumandayı bana vermesi gerektiğini bilmiyor. Ben  evde olduğum halde çizgi film seyretmeye devam ediyor. Beni yok sayıyor. Ha bir de şöyle bir konu da var. Mesela bu çocuk, yemeğin en güzel kısmının babaya ait olduğunu bilmiyor. Hep kendi yemek istiyor. Oysa diğer çocuklarım öyle değil kendilerine ne verilirse onu yerler.

Bu cümleden sonra konuşmaya devam etmek  mümkün değildi benim için. Konuşmaya,  anlatmaya devam etti. Bense sadece, “bu çocuk, senin en normal çocuğun” diyerek oradan üzgün bir şekilde ayrıldım. Bir daha da “çocuğun davranışlarında bozukluk var” diyemedim. Bozukluk ,büyüklerde. Bozukluk, anne ve baba olmaya hazır olmadan anne ve baba olanlarda. Davranış bozukluğu, anne ve baba olduğunu sananlarda. Aslında bu yaşadığımı bugüne kadar kendimle bile bir daha paylaşmadım. Bu babaya benzer başka bir babanın da varlığına inanmak istemiyorum.

Baba ve anne olmak yürek ister, emek ister, fedakarlık ister. Bu duygulardan yoksun olanlar sadece biyolojik baba ve anne olmaktan öteye gidemezler. Anne ve babalar bu soruyu kendilerine bir sorsunlar.

Çocuğun yeri nerede? Çocukların hayatımızın merkezinde olması gerekirken, çocuk hayatımızın neresinde?