Güzel Mersin’in göç alan mahallelerinin birinde, oldukça kalabalık bir okulda görev yapmaktayım. “Türkiye Cumhuriyeti anayasasına, Atatürk inkılâp ve ilkelerine, anayasada ifadesini bulan Türk milliyetçiliğine sadakatle bağlı kalmaya; Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını tarafsız ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulamaya; Türk milletinin millî, ahlâkî, insanî, manevî ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup, bunları geliştirmek için çabalamaya; insan haklarına ve anayasanın temel ilkelerine dayanan millî, demokratik, lâik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları davranış halinde göstermeye namusum ve şerefim üzerine yemin etmiş” bir öğretmenim.

Yaşam, herkes için zor. Kadınıyla, erkeğiyle; yaşlısıyla, genciyle; eğitimlisiyle, eğitimsiziyle; zenginiyle, fakiriyle herkes için. Ama öğretmenseniz ve aynı zamanda öğretenseniz; koşullar her ne olursa olsun önce siz sağlam adımlarla yürümeli ve ardınızdan gelenlere ışık tutmalısınız. Yolunu kaybedenlerin pusulası, kaybedebileceklerin de elinden tutan olmalısınız. Hâl böyleyken, yalnız benim değil, benimle aynı şartlarda görev yapan birçok meslektaşımın zihninde dönüp duran soruların cevabı nasıl bulunur?

Sınıfa girince bir ışık demeti karşılar beni. Görürüm öğrencilerimin gözlerinde bir yanıp bir azalan ama daima parlayan masum ışığı. Dokunabilirim utangaç gülümsemelerine, kendileri minicik ama kocaman olan sevgilerine. Bilirim, ellerinde, sımsıkı tuttuklarından solmaya yüz tutmuş çiçekleri, evlerin bahçesinden gizlice aldıklarını.  Duyarım, çocuk seslerindeki heyecanlı, şarkılı tınıyı.

Ve maalesef görüyorum ışık içindeki gözlerinin ardında işsiz babalarının kara gölgelerini… Duyuyorum defterlerini, kitaplarını açarken evde dokuz çocuğunu doyurmaya çalışan çaresiz annelerinin kederli seslerini. Biliyorum pazarda portakal satarken, ayakkabı boyarken ya da çöp toplarken okuldan, öğretmenden nasıl da saklandıklarını.

Bunun içindir ki çabalıyoruz her bir kırk dakikada unutarak evlerimizi, eşlerimizi, çocuklarımızı, dertlerimizi, üzüntülerimizi…

Ne vakittir anlamaya çalışıp da bir türlü ayırdına varamadığım şudur ki; derste tutup yazı yazdırdığımız ellerin, okul çıkışında öfkeyle okulu taşlamaları, hafta sonlarında bir yabancı binaymış gibi patlayıcı maddelerle okula saldırmaları, on yaşındaki çocukların yüzlerini kapatıp yürüyüşlerde panzerlere hedef olmaları, sokak sokak polisten kaçıp akşamları karanlık dehlizlerde kaybolmaları…

Siz mi, siz değilsiniz? Yoksa ben mi bir yanılsamadayım? Aydınlıkta karanlığı yaratan ben miyim? Yoksa karanlık eller mi, aydınlığı durmadan karalayan? Acaba ben mi yanlış yapıyorum yoksa siz mi?

Işıklı bir gelecek hayaliyle durmadan çalışan, emek veren öğretmenler, bizler… Biz bu oyunun neresindeyiz?