KÜRESEL ISINMANIN DOĞAYA, İNSAN YAŞAMINA VE DÜŞÜNCEYE ETKİLERİ

 

Prof. Dr. Oktay HÜSEYİN (Guseinov)

Akdeniz Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi

Dr. Hüseyin AKSU

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi

e-posta: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Bu yazı, şu an aramızda olmayan Prof. Dr. Oktay Hüseyin ile 2009 yılının

bahar aylarında ele alınan ve daha önce herhangi bir dergide yayınlanmayan bir yazıyı ele almaktadır.

Onun emeklerine saygı göstergesi olarak bu makalenin de siz okurlarla paylaşılmasından dolayı mutluluk duyarım.

Dr. Hüseyin AKSU

1. Ekili topraklarının erozyona uğraması

Ekili toprakların 10 yılda kazanabildiği verimli olan üst katmanı yaklaşık olarak 1 yılda kayıp oluyor. Bu da yılda 1mm kalınlıkta en verimli toprağın kaybı demektir. Toprak uzmanları bu erozyonu bir trajedi gibi kabul ediyor ve erozyona bağlı dünya felaketinin oluşabilmesi endişesini taşıyorlar. Başlangıçta erozyona neden olan ilk sebepler arasında tarımcıların kendileri vardı, ama şimdi ön plana küresel ısınma çıkmaktadır.

Asya, Afrika, Avustralya ve Avrupa toprakları çok ciddi bir şekilde bu tehdit altındadırlar. Küresel ısınmanın etkilerini göz önüne almasak bile, yalnız bu nedenle, tarımdaki krizleri önlemek mümkün olmayacaktır. Bu anlamda yeni tarımcılık yöntemlerini kullanan Kuzey ve Güney Amerika’da durum daha iyidir. Çünkü buralarda toprakların bir kısmı yeni ekolojik (çevre bilim) yöntemler ile işlenmektedir. Washington’daki bilim adamlarının düşünceleri, tarımdaki ürün verimi ve kalitesinin bu küresel ısınmadan dolayı büyük zarar gördüğü yönünde.

Toprağın erozyonuna karşı önlemlerinde maliyeti büyük olan gübrelerin kullanması çıkış yolu değildir. Erozyonla daha düşük maliyette mücadele etmek için yüksek tarım kültürünün getirdiği bilgilerden yararlanmak gerekir. Bu bilgilerin doğru kullanılması bir o kadar da önemlidir.

Toprak uzmanları No-TILL (toprağın sıfırıncı işlenmesi) teknolojisini kullanmayı tavsiye ediyorlar. Uzmanlara göre bu en avantajlı yöntemdir. Bu teknoloji toprağın beslenmesini iyileştirdiği gibi, onun biyolojik aktivitesini de arttırır. Bu yöntem kullanıldığında topraktaki organik maddelerin artması ile birlikte orada humus parçacıklar üretilir ve bunlarda toprağın fiziksel, kimyevi ve biyolojik durumunu iyileştirir.

Uzmanlara göre her yıl ekilen topraktan alınan ürünün belirli bir kısmını toprağa vermek gerekir. Tarımcılar, toprağın olan bu ürün kısmını ondan almamalıdırlar. Bu toprak üzerinde kalan ürün çürüyerek humus maddesinin oluşmasını sağlar. Ne yazık ki dünyada ekin alanının yalnız %7’sinde bu yöntem hayata geçirilmektedir. Bu gerekli yöntemi uygulayanlar da Kuzey ve Güney Amerikanın bazı tarımcılardırlar.

İnsanlar her tür gübreler kullanarak tarım bitkilerinin verimini artırırlar. Ama bunların insan salığına zararı da bilinmektedir. Yeryüzünde insan yaşamının devam edebilmesi için kişi başına 15 hektar arazi gerekir. Şimdi bu limit değere hızla yaklaşıyoruz ve kişi başına düşen arazi miktarı 22 hektara yaklaşmıştır.

2.  Kuraklık

Ekilen tarım alanlarının normal ihtiyacı için yıllık yağmur miktarı 250-500 milimetrenin üzerinde olmalıdır. Ama karasal alanların yaklaşık üçte birinde bütün bitkiler su kıtlığı tehdidi altındadırlar, çünkü yağmur miktarı 250-500 mm aşmıyor. Bu su kıtlığı çeken alanların yarısında da, havalar çok kurak geçmektedir. Yağmur miktarı 250 milimetreden az olduğu halde yeraltı sularında azalma görülmeye (kurumaya) başlanmıştır. Yağmurun çok olduğu yerlerde yağmurun şiddetinden dolayıbitkiler için faydası azalır ve seller erozyona neden olur. Bir zaman sonra su kaynakları için savaşların başlanması kaçınılmaz olacaktır. Bunun en yakın örneği Sudan’da görülmektedir.

Bitkilerin düzenli gelişmesi için yağışların sezon boyu düzgün dağlımı çok önemlidir. Diğer yandan bitkilerin aktif gelişme zamanı yağmurların yağması özellikle gereklidir. Ne yazık ki bu devirlerde (yaz aylarında) kuraklık bölgelerde yağmur olmuyor. Kuraklıklar ilk önce atmosferdeki kuraklıkla, yani açık ve kuru havalarla başlıyor. Uzun zaman yağmurlar olmadıkta, atmosfer kuraklığından sonra topraktaki kuraklık başlıyor. Bu zamanlarda bitkiler susuzluğa maruz kalırlar ve onların gelişmesi durur.

Bitkinin gelişmesi için sudan önemli hiçbir şey yoktur ve dünyadaki tarım alanlarının büyük kısmı yağmur suları dışında sulanmaya ihtiyacı vardır. Bitkilerin normal gelişmesi için, doğal olarak birçok diğer şartlarında yerine getirmesi gerekir, ama biz burada küresel ısınmanın etkilerini göz önünde tutmak ve bitkiler için en önemli faktör olan sudan konuşmayı tercih ediyoruz.

Bitkilerin yaşam zamanı da, özellikle büyüme devrinde onların içinde birçok fizyolojik süreçler baş verir. Eskilerde, bu fizyoloji süreçleri kötüye doğru gitmesinin sebebinin bitkilerin susuzluktan solması ile başladığı düşünülüyordu. Şimdi ise bu süreçlerin bozulmasının daha önceden başlandığı bilinmektedir. Yani suyun az da olsa yetersiz olması bitkilerin fizyoloji süreçlerini, yani büyümesini ve mahsulün kalitesini büyük ölçüde etkiliyor.

Bitkiler büyüme zamanının her hangi bir devrinde su yetersizliği geçirdilerse, daha sonra ne kadar su bolluğu olursa olsun bu kötü etki aradan tamamen kaldırılmış olmuyor. Bitkilerin su alması ve büyümesi arasında çok önemli bağlantı vardır. Aynı zamanda bitkinin ilk gelişim fazı onun tohumunun özelliğine ve toprağın su tutabilme kapasitesine bağlıdır. Bitkinin solması ve geriye dönmeyen süreçlerde bu parametrelerinde büyük önemi vardır. Ama tarım bitkisi kuraklığa ne kadar çok maruz kalırsa kalsın, gerekli su miktarını gerekli zamanlarda almıyorsa,  mahsul verebilse de ürün az ve kalitesiz olur. Bu kötü etkileri yüksek sıcaklıklarda bitkinin zor nefes alması ve onun içindeki sıvıların viskozitelerinin artması da tetikliyorlar.

3. Küresel ısınmanın basit anlatımı

Doğal olarak küresel ısınma kutup bölgelerdeki ve yüksek dağlardaki buz ve karların erimesine neden olacak ve sonuçta tuzlu suların (okyanuslardan başlayarak) seviyesinin kalkmasına ve bazı tarım alanlarının su altında kalmasına ve yakın bölgelerindeki alanların tuzlanmasına neden olur. Burada ısınmanın şekli matematik anlamda küresel değil, tüm dünyanı kapsayan şekildedir. Farklı yerlerde farklı derecede ısınma oluyor. Bu nedenle de dünyanı kapsayan veya genel ısınma sözü kullanmak da doğrudur.

Kutuplardaki buzların erime ve atmosferin ilk önce karbon dioksit (CO2) ve amonyakla (NH4)   zenginleşme temposunu inceleyen bilim adamlarının araştırmalarının sonuçlarına göre, deniz sularının seviyesi yaklaşık 50 yılda birkaç metre yükselebilir. Bu da bizim dünyaca ünlü olan ve ülkemizin ekonomisine önemli ölçüde katkıda bulunan deniz kıyısı bölgelerindeki otellerimizi ve yaşam alanlarımızı daha çok etkileyecektir.

Şimdi basit şekilde küresel ısınmanın nasıl ortaya çıktığına dönelim. Antalya gibi bölgelerde çok sayıda seralar ve gün ısıları görüyoruz. Buralarda nasıl bir fiziksel süreçler meydana geliyor. Seraların üstü şeffaf camlarla ve ya polietilen ile kaplanmıştır. Bunlar bitkileri dışarıdaki soğuktan ve rüzgar’dan koruyorlar. Biliyoruz ki bitkilerin ışığa ve ısıya ihtiyaçları vardır.  Bunları da, bu şeffaf malzemeler büyük ölçüde sağlamaktadır.

Güneş ışığının mor ötesi ve kırmızı ötesi ışınları bu şeffaf malzemeler sayesinde içeriye geçemez. Zaten güneşin rengi sarı (yüzey sıcaklığı yaklaşık 6 bin derece) olduğundan onun ışımasının yaklaşık  % 80 ni insan gözü ile görünen bölgede toplanmış oluyor ve seranın içerisine geçiyor. Seranın içinde bu ışık soğrulur ve saçılır.  Bu süreçler sırasında ışığın dalga boyu artıyor ve genelde ışık kırmızı ötesi bölgeye transfer oluyor. Görünen bölgedeki ışık camdan ve polietilen malzemeden dışarıya çıkabilir, ama kırmızı öteye transfer olan kısmı içeride kalıyor ve soğrularak ortamı ısıtıyor. Aynı süreçler, içerisi siyah renge boyanmış, gün ısıtıcısında da meydana gelir ve su taşıyan boruları ısıtır.

Düşünelim ki seranın veya gün ısıtıcısının içini ayna gibi ışığı iyi yansıtan bir boya ile boyadık. Bu durumda içeri giren ışığın çok daha büyük kısmı dalga boyunu pek değişmeden yansıyarak dışarı çıkacak ve sera (örtüklü ısınma) olayı bastırılmış olacak. Dünyadaki buzluklar, karlar ve daha az ölçüde, sakin hava durumunda okyanus (genelde su) yüzeyi güneş ışığını yansıtarak benzer etki yaparak dünyanın daha fazla ısınmasını engeller. Yeşilliklere gelince, onlar kayalar, kumluklar ve şehirler gibi dünyanın ısınmasını hızlandırmıyorlar.

Gezegenlerin ışık kaynakları olmadığını herkes biliyor. Onlar sadece, üzerlerine düşen, güneş ışığının bir kısmını yansıttıkları için gözüküyorlar. Gezegenlerin yüzeyleri ne kadar fazla ve yüzeyleri ışığı iyi yansıtıyorlarsa, bir o kadar parlak olurlar. Doğal olarak onların parlaklıkları güneşten ve dünyadan olan uzaklıklara da bağlıdır.

Uçak ile bulutların üstünde uçarken, onların ne kadar ışığı iyi yansıttıklarını da çoğumuz görmüştür, sanki kar kümeleri gibi davranırlar. Böylece, atmosferde bulutlar, yerde de kar ve buzlar güneşin ışığını yansıttıkları için dünya da, diğer gezegenler den bakanlar için parlak görünmelidir. Bulutlar ve sis su damlalarından oluştuğundan ışığı çok iyi yansıtırlar ve saçarlar. Bu nedenle sisli havada arabaların ışığı yolun üzerine ve güneşin ki yere zor ulaşır. Aynen bu nedenlerle de ayaz geceler çok soğuk dur, ama bulutlu zamanlarda, karanın kırmızı ötesindeki ışıması bile yeri kolayca terk edemediği için pek soğuk olmuyor.

Herkes sisli havada karın daha hızlı erimesini izlemiştir. Bu da sera olayına bağlıdır. Böyle durumda karanın ısısı ve sisin içine giren güneş ışığı geriye dönemediğinden sisteki su damlalarını ısıtıyor. Karın altından yerin ısısı, yukarısından da ısınmış ve büyük ısı kapasitesi olan sis karı eritir. Güneşli havalarda da, bazı yerlerde kar eridiyse, oralar güneş ışığını soğurarak kırmızı ötesine transfer ediyorlar.  Bu kırmızı ötesi ışıma ise,  atmosferde soğrulur, hava ısınır ve kar daha çabuk eriyor.

Böylelikle küresel ısınma sürecine benzer olayları da hatırlamış olduk. Şimdi atmosfere karbon dioksit gazı gibi gazların fazla karışmasından kaynaklanan küresel ısınmayı önlemek için nelerin yapılabileceğini tartışalım.

Karaların yüzeyini ayna gibi kullanabilseydik ve rüzgarı durdurarak, okyanus ve deniz suların yüzeyini ayna şeklinde tutabilseydik küresel ısınmanın karşısına geçebilirdik. Bunlar ise mümkün olan işler değildir. Bu nedenle de atmosferimizi kirletmemek gerekir. Atmosferin kirlenmesi, sera etkisi yaratarak, yerdeki sıcaklık farklarını ve buna bağlı olan rüzgarın şiddetini artıra bilir. Bu da dünyadaki canlılara karşı farklı şekilde olan kötü etkileri artırır.

4. Küresel ısınmanın doğaya direkt yaptığı etkiler

Birleşmiş Milletler Teşkilatının kurduğu komisyonunun son raporuna göre dünyanın küresel ısınması durumu şöyle yansıtıla bilir. Şimdiki durum böyle devam ederse, yani dünyadaki nüfuz ve fabrikalardaki üretim temposu azalmazsa, küresel ısınmanın karşısına geçilemez. Yıldan yıla havanın ısınması sonucu sıcaktan ve gıda yetersizliğinden ölen insan sayısı hızla artacaktır. Buz kütleleri eriyerek, okyanus ve deniz kıyısındaki yüzlerce milyon insanın yerleşim alanları su altında kalacaktır. Yaklaşık olarak her üç hayvan türünden biri ölerek yok olacaktır.

Küresel ısınmanın karşısına geçebilmek için gerekli tedbirler alınsa bile yaşadığımız yüz yılın sonuna kadar sıcaklık ortalama olarak en az 0.6 derece artacaktır. Sıcaklığın dışında değişen iklim şartları, yani artan kuraklıklar, su baskınlıkları (seller), tufanlar ve orman yangınları insan ölümlerinin artmasına neden olacaktır. Sıcaklığın artması nedeni ile insan ölümünü en fazla Avrupa’da ve Asya’da görüleceği beklenmektedir.

Dünya nüfuzunun altıda birinden çoğunun yaşadığı bölgenin (özellikle Hindistan ve Cin) su ihtiyaçları yüksek dağlardaki buz kütleleri ve karlara bağlıdır. Ama bu doğal su rezervleri azalmaya başlamıştır ve bu süreç devam etmektedir.

İncelemeler gösteriyor ki iklimin değişmesi dünyadaki biyolojik yaşamı (yani karada ve sudaki bitki ve hayvan) çok fakir duruma düşürecek. Sıcaklığın ortalama değeri 1990 yıla göre 1.5-2.5 derece kadar artsa canlı alemde şimdi rastlaştığımız tür sayısı %20-%30 azalacak ve bir daha geri gelmeyecektir. Şimdi balık türlerinin %30, kuş türlerinin %12 ve memelilerin türlerinin %23 yok olma sınırındadır. Bu, doğanın kendisinden kaynaklanan nedenlerden yaklaşık 100 kat fazla etkilidir. Hatırlatalım ki 1987 yılından 2007 yılına kadar yılda atmosfere atılan karbondioksit gazı miktarı yaklaşık olarak %35 artmıştır. Dünyada tutulan balık ise 10.6 milyon ton azalmıştır.

Şimdiki üretim temposu devam ederse, sera olayı doğuran karbon dioksit (CO2) ve amonyak (NH4)  gazlarının miktarı keskin şekilde azalmazsa bu kötü beklenti 40-50 yıldan sonra gerçekleşebilir. Ama çevrenin ve havanın kirlemesi hızlanıyor, çünkü yüksek teknolojiler üretemeyen ve maliyeti çok yüksek olduğundan çevre dostu teknolojiler kullanmayan ülkeler bu gazların üretimini artırmaktadırlar.

Tıpçıların gözlemlerine göre geçen yıl bir sürü yeni hastalıklar ortaya çıkmış ve eskiden bilinenler de 2-3 kat daha artmıştır. Dünya Sağlık Teşkilatı (DST) epidemilerin önlenmesine ve virüslerin yayılmasına önemle fikir verilmesini istiyor. Hastalıkları zamanında belirlemek, onlara karşı etkin ve kısmen ucuz yeni ilaçlar elde etmek gerekir. Bu gereken işler yapılmazsa epidemilerin etkisi ile ekonomiler çöker ve ülkelerin gelecekleri tehlike altında kalır. Bu da şimdiki dünyadaki gelişmenin dağılmağına neden olmak demektir. Hatırlatalım ki geçen yüzyılın 70’ci yıllarından beri 39 tür yeni hastalıklar belirlenmiştir ve son 5 yılda dünyada binden fazla epidemiler kayıt edilmiştir, bunların içine kolera, poliyomelit ve kuş gribi de dahildirler.

Hastalıkların yayılmasında yaygın olan insanların sürekli olarak yer değişmesi de önem taşıyor. Yalnızca hava yolu ile yılda iki milyardan fazla yolcu taşınıyor. Bu da dünyada hastalıkların yayılmasını çok hızlandırır (üstlü fonksiyon gibi).

5. Dünyanın en fazla nüfuzu olan bölgede durum

İnsan faaliyeti sonucu Hint okyanusu üzerinde çok büyük boyutlarda kahverengi bulutlar oluşmuştur. Bu bulutlar da sera etkisi yapıyorlar. Sonuçta Himalaya dağlarının buzları eriyerek çekilir. Bu da yaklaşık 2-3 milyar insanın su ve gıda teminatını kötü yönde gitmesi demektir.

Amerikan bilim adamlarına göre kahverengi bulutlar güneş ışığını soğuran ve saçan parçacıklardan oluşmuştur. Bunlar güneşin ışımasının etkisinden ısınırlar ve bu nedenle de atmosferin de sıcaklığını artırırlar. Diğer yandan karaya ulaşabilen güneş enerjisi büyük ölçüde azaldığından toprak ve su kısman soğuk kalmış olur. Bu bulutların oluşmasının en önemli kaynakları orman yangınları ve bölgedeki fabrikaların dumanları sayılabilir.

Kahverengi bulutların içerdikleri parçacıkları (havaya karışmış farklı doğası olan parçacıklara aerosol parçacıklar denir), onların güneş ışıması ile etkileşmesini ve yaptıkları etkileri öğrenmek amacı ile Amerikan bilim adamları pilotsuz uçaklar kullanmışlar. Bu uçaklar Hint okyanusu üzerinde 0.5-3 km arasındaki yükseklikte uçarak gerekli bilgileri, taşıyan ve analiz eden küçük cihazlarla elde etmişler. Böylece farklı yükseklikte aerosol parçacıklarının boyutlarını, sayı yoğunluklarını, kurumun miktarını, bir başka deyişle güneş ışığının hangi kısmının nasıl soğurulacağını, saçılacağını ve yansıyacağını belirlemeye gerekli olan parametreleri öğrenmişler. Bunların dışında farklı yüksekliklerde güneş ışımasının farklı bantlarda akısı belirlenmiştir.

Bilim adamları küresel ısınmanın etkisi dışında kahverengi bulutların bulunduğu bölgede atmosferin %50 daha sıcak olduğunu ortaya çıkarmışlardır. Onların düşüncesine  göre, bu bulutlar ortalama olarak her 10 yılda bir sıcaklığın 0.25 derece artmasına neden olacaktır, yani her 40 yılda en az 1 derece. Atmosferin bu ek ısınması büyük boyutları kapsadığından ve ısısal enerjinin diğer bölgelere yayıldığından karbon dioksit (CO2) ve amonyakla (NH4) oluşan küresel ısınmaya bu tür bulutların katkısını da göz önünde bulundurmak gerekir. Bunun dışında bu bölgenin böyle ısınması yaklaşık 3 milyar insanın su ihtiyacını gidermesini kötü yönde etkileyeceği düşünülüyor.

Hindistan bilim adamlarının incelemeleri gösteriyor ki 3 Hint nehrinin (Çinap, Papbeti ve Bapsa) beslendiği bölgedeki yerleşen 466 buzlukların toplam alanı 1962 yılında 2077 kilometre kare iken, şimdi bu buzlukların alanı 1628 metre kareye düşmüştür. Böylelikle buzlukların toplam alanı %21 azalmıştır. Ama buzların kalınlıklarının azalmasını ve erimenin hızının artmasını da göz önüne alırsak, felaketin büyüklüğü daha kolay anlaşılabilir. Bunun dışında Hindistan’da insan sayısının artması ve sanayileşme korkunç bir manzara yaratmaktadır.

Orta boyutlu buzlukların erimesi şimdiden Afganistan’ın bazı bölgelerinin güçlü şekilde kuraklığa maruz kalmasına neden olmuştur. Bu yüz yılın sonuna kadar Himalaya dağlarının buzluklarının %81 nin yok olmasının beklendiği bilim adamlarını büyük derecede rahatsız etmektedir. Ne yazık ki bölge insanları genelde küresel ısınmanın neler getireceğini pek bilmemektedir. Bilmek ve anlamak için ilgilenmek gerekir. Doğaya karşı büyük ilgisi olan toplumlar ise gelişmiştirler. Onlar ise böyle toplumlar değiller.

6. Nobel ödülü

Küresel ısınmanın etkilerini ön plana çıkaran Albert (Al) Gore ve Birleşmiş Milletler Teşkilatının Hükümetler arası iklim değişimi uzman grubuna 2007 yılında Nobel barış ödülünün verilmesi küresel ısınmanın dünyanın en önemli birkaç probleminden birisi olduğunu vurguluyor. Dünyanın ısınma süreci şimdiki şekilde giderse insanları ve diğer canlıları büyük felaketler beklemektedir. Bu felaket sanayileşmenin ve insan doğasına bağlı olan zenginleşme isteğinin bir sonucudur. İnsan sayısının artması, Hindistan’ın ve Çinin sanayileşmesi küresel ısınmanın tehlikesini daha da artırmaktadır.

Dünyada sıcaklığın 2 derece artması sadece okyanus ve deniz sularının yükselmesine bağlı olarak karanın bazı yerlerinin batması ve tuzlanmanın meydana gelmesi değil. İklim değişiklikleri de aynı zamanda rüzgarın ve okyanus akıntılarının yönlerini değiştirerek tufanlar ve hortumları güçlendirecektir. Bitki ve hayvan türleri azalacak. Tarım ürünleri hem azalacak hem de kalitedeki kayıp daha hızlı artacak. Orman yangınları artacak. Şimdiden bile taygada yangınlar artmış. Bitkiler azaldığından, fabrikaların ve araçların arttığından dolayı karbon gazı artacak, oksijen ise azalacak.

7. İnsanlar ne yaparlar?

Girişte küresel ısınma göz önüne alınmazsa bile, dünyada insan sayısının (özellikle çalışmaları bilime ve yeni teknolojilere dayanmayan toplumlarda) fazla olması ile bağlı olarak ormanların, içmek ve tarım için yararlı olan suların azalmasının ve toprağın erozyonunun yaşam tehlikesi yarattığını gördük. Ama insan sayısı ve sanayileşme (özellikle Cinde ve Hindistan’da) artıyor. Bu da küresel ısınmanın hızını daha da artırıyor ve yakın 30-50 yıl içinde tehlikenin boyutlarının küresel felakete dönüşeceğini gösteriyor. Bu felaket hem bitkiler, hem de bütün canlılar için geçerli olduğundan insan toplumları kendilerini, bilim ve kültürel birikimini korumak zorundadır.

Günümüzde bilim, teknoloji ve genel olarak kültürel birikim dünya nüfuzunun (6.5 milyar) yaklaşık bir milyarı yaşayan gelişmiş ülkelerinde yoğun şekilde toplanmıştır. Bu ülkelerde genelde nüfuz artışı yoktur, varsa bile bu nüfus artışı göçmenlere bağlıdır. Örneğin Amerika en fazla göçmen alan ülkedir ve oranın nüfuzu Latin Amerika ve uzak doğu ülkelerinden gelenlerle devamlı olarak artıyor. İş böyle gitse Amerika’da yakın zamanlarda Avrupa kökenliler diğerlerinden daha az sayıda olacaktır. Örneğin 37 milyon nüfuzu olan Kaliforniya eyaletinde Avrupa kökenliler diğerlerinden daha azdır. Ama Amerika’da da genelde bilim ve teknolojiye katkıda bulunanlar Avrupa kökenlilerdir.

Doğada bitki ve hayvan (bütün flora ve fauna) türleri kendilerini artırmak ve yaşamlarını devam etmek için mücadele ediyorlar. Büyük yırtıcı hayvanlar kendilerine yaşam alanı belirliyorlar ve bu bölgeler için savaşıyorlar. İnsanlarda yaşam (çıkar) alanları için tarih boyu savaşlar yapmışlardır. Günümüzde, küresel ısınmanın etkileri, yaşam alanlarını (imkanlarını) inanılmaz şekilde kısıtlıyor. Acaba bu durumda gelişmiş ülkeler kendilerini, bilim ve teknoloji birikimlerini (genel olarak kültürlerini) korumak ve geliştirmek için diğer insanların sayısını belirli bir ölçüde tutmak ve türlerini değişerek kendi bakış açısından daha yararlı şekle sokmak istemeyecekler mi?

20-30 yıl önce Amerika ikinci süper güç olan Sovyetler Birliğini yenmek için eskiden bilinen savaşları tercih etmedi. Böyle bir yola girseydi kendileri de ölüm sınırına gelirlerdi. Onlar Sovyetler Birliğine yeni bilimler, teknolojiler ve malzemeler ambargosu yaptılar. Diğer yandan Sovyetler Birliğini silahlamaya, özellikle “yıldızlar savaşı” yönünde, teşvik ettiler. Bu da ülke ekonomisini çıkmaza soktu. Böylece ikinci süper güç sessiz şekilde tam olarak çöktü. Bu süreç boyunca da Sovyet insanları karşısında düşman görmedi ve Batı ülkelerine sevgi ve saygıları artmış oldu. Böylece ikinci dünya savaşına hiç benzemeyen yöntemle üçüncü dünya savaşı bitti ve Doğu bloğu dağıldı.

1960’lı yıllarda Sovyetler Birliğinde söylenen en yaygın slogan: “Amerika’ya ulaşalım ve geçelim” idi Yetmişlerin sonundan başlayarak halk arasında: “Amerika’ya ulaşalım, ama geçmeyelim. Geçersek onlar ve dünya bizim pantolonsuz kaldığımızı görürler” sloganı yaygınlaşmıştı. ABD Başkanı (1981-1989 yıllarda) Ronald Reagan açıkça söylemiştir ki, Sovyetler Birliğini “yıldız savaşları” programına çekip, çok güçlü silahlanma yoluna sokarak bu ülkenin çökmesini sağlamalıyız. Bir de görüldü ki Sovyetlerin silahlı kuvveleri eskisinden, çok daha güçlü olmuş, ama insanlara yemek kalmamış, onların basit giyecekler alma imkanları bile kısıtlanmış. Böylece sistem çöktü, çünkü yıldız savaşları programı çok yüksek seviyede bilim ve yeni teknolojiler gerektiriyorduBu sürece paralel olarak, çökme tehlikesine girmiş olan eğitim ve bilimde hızla bozulmaya başladı. Çünkü eğitime ve bilime saygısızlık daha önceden başlamıştı ve “Yeri doldurulmayan birleri yoktur” sloganı gibi ahlaksız deyimler hayatımızın bir parçası olmuştur.

Şimdiki gelişmiş ülkeler, genetik silahlar elde etmişler ve bu silahları belirli gen taşıyanlara karşı uygulanma zamanının 5-10 yıl sonra geleceğini düşünüyorlar. Bu korkunç ve bir şişenin kırılması ile bir ülkenin yerli nüfuzunu istenilen yönde (örneğin zaman ayarlı ölüm, kısır yapılma…) etkileyen silahın nerede ve ne zaman patlatıldığını ne gören ne de bilen olacak. Bunun dışında ülkeler bilgisayarlar (ülkelerin en gizli bilgilerinin bozulması ve saktalaştırılması), mikroorganizmalar (boyaları, metali ve betonu yiyen) ve bitki tohumları ile (insan genlerini etkileyen, küresel ısınmanın etkilerini tarım üzerinde güçlendiren…) çökeltebilecekler. (Genetik silahları Zaman ve Antalya’nın Kitle gazetesinde yaklaşık 3 ay önce anlatmışım.) Bizim gibi eğitimde, bilimde ve yeni teknolojilerde, bitkiler ve ilaçlar üretiminde çok geride kalan ve dünya nüfusunun çoğuna sahip olan ülkeler ne yapmalılar? Bence doğru şekilde olan eğitime ve bilime sarılmalıyız.