NOT: Bu konuşma, TMMOB tarafından 17 Kasım 2011'de düzenlenen "Türkiye Enerji Kongresi"nde çağrılı olarak yapılmıştır.

Prof. Dr. Mustafa ERGÜN (Başkan)- Çok teşekkürler. Şimdi sıra Prof. Dr. Tolga Yarman’da. Kendisini tanıtmıyorum, hepimiz tanıyoruz zaten. “Dünya Betonarme Yalanlarla Yönetiliyor: Gerçek Şu ki, Enerjinin Olduğu Yerde Siyaset, Hatta Kirli Siyaset, Hatta ve Hatta Kanlı Siyaset Vardır” başlıklı sunumunu gerçekleştirecek.

1963’te Galatasaray Lisesi’ni bitirdi. Üniversite öğrenimini Fransa’da gördü; 1967’de, Institut National des Sciences Appliquées de Lyon Mühendislik Okulu’ndan, yüksek lisans düzeyinde mezun oldu. 1968’de, İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Nükleer Enerji Enstitüsü’nde, ikinci yüksek lisans öğrenimini tamamladı. Doktora çalışmasını ABD’de yaptı; 1972’de, Massachusetts Institute of Technology’den Nükleer Mühendislik alanında Bilim Doktoru ünvanını aldı. İTÜ’de Nükleer Mühendislik alanında, 1977’de Doçent, 1982’de Profesör oldu. 1972-73 ve 1975-77 arası Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi Nükleer Mühendislik Bölümü’nde çalıştı. Yedek subaylık görevini Genel Kurmay Başkanlığı’nda tamamladı.

İTÜ Nükleer Enerji Enstitüsü, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Makina Mühendisliği Nükleer Mühendislik Dalı, Boğaziçi Üniversitesi Nükleer Mühendislik Bölümü, Anadolu Üniversitesi (AÜ) Fen Edebiyat Fakültesi, İ.Ü. Mühendislik Fakültesi ve Siyasal Bilgiler Fakültesi, Galatasaray Üniversitesi ve Işık Üniversitesi’nde öğretim üyesi oldu. Halen T.C. Okan Üniversitesi Öğretim Üyesi. Buyurun Tolga bey. Süreniz 20 dakika. Tabii, resmi süreniz.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Hepiniz çok yorgunsunuz, biliyorum, ben de yorgunum. Ama çok keyif aldım dinlediğim konuşmalardan. Hepinize "Hoş geldiniz! diyorum. Yabancı konuklarımız; sizler de hoş geldiniz. Saleh kardeşim, sana da “selamünaleyküm” demek istiyorum ve yaptığın harika konuşmadan dolayı sana teşekkür etmek istiyorum

Bizim bir sözümüz vardır, tercümanlar tercüme edecekler; “Komşun açken, sen tok yatamazsın”. Esas itibarıyla anlıyoruz ki, komşun susuzluktan kıvranırken, senin tok yatmaya hiç hakkın olmasa gerekir.

* *

Konuşmamın başlığının işaret ettiğim konuyu aslında strateji derslerinde çok önceden beri anlatırım; şu var ki, ilk defa şimdi size, sizlerin aracılığınızla kamuoyuna, uzun zamandan beri tefekkür eylediğim denklemleri aktaracağım. İlginizi çekeceğini ümidediyorum.

Tabii, "Enerjinin olduğu yerde siyaset vardır, hatta kirli siyaset vardır, hatta ve hatta kanlı siyaset vardır" derken, "enerji" kavramı burada kuşkusuz suyu da içeriyor. Diğer bir husus şu: “Dünya betonarme yalanlarla yönetiliyor”. Yani biliyor musunuz, hepimiz propagandanın etkisi altındayız. Küfür etmeden bir tek kanalı bile izleyemez hale geldim artık. Gerçekler hiç konuşulmuyor. Yani tamam, holdingler tabii ki kendi kanallarını kuracaklar, kendi menfaatlerini savunacaklar, bunu anlıyorum. Giderek kendi bilim adamlarını getirecekler, giderek kendi eğlence programlarını düzenleyecekler. Ama el insaf! Artık çok bilim adamı çağrılmamaya başlandı.

"Enerji savaşları" sözü de esas itibarıyla anonimleşmiş pek çok deyimimden biridir. “Enerji Savaşları” deyimini, 4 sene boyunca yaptığım, şimdi anlatacağım zemin üzerine inşa etmiş olduğum bir televizyon programı çerçevesinde dikkate getirmeye başladım. Anonimleşmiş olduğunu izlemekten çok büyük bir memnuniyet duyuyorum.

Bakın, bir betonarme yalandan bahsedeyim, çok acı. Tabii, bir tane, iki tane, üç tane, beş tane değil, bunlar. Önemli olan, akademik olarak, söz konusu olan resmi, mümkün mertebe sistematik biçimde, derli toplu bir şekilde, hatta kavramsallaştırarak önünüze getirmek. O yüzden sadece bir tanesinden bahsedeyim.

“Kandil’de PKK yuvalanmış.” Sevgili Faik Bulut şahit, Kürt sorununu ilk defa gündeme getiren bilim adamlarından biriyimdir, Türkiye'de... 1990’da SHP İstanbul İl Yönetimi’ni deruhte ediyordum. Erdal Hoca Genel Başkan'dı. Geleceğim o olaylara; çok hızlı ve mümkün mertebe soyutlayarak geleceğim. Ama bu Kandil olayına bir bakalım.

Kandil neresi? Neresi bu Kandil? Söyleyin. Bilmiyor musunuz, bu Kandil neresi? Irak! Irak’ta kim var? Irak Hükümeti mi var? Kim var?

SALONDAN- Amerika!..

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Ben söylemedim. Silivri savcılarına konu olmak istemiyorum.

Peki, orada bulunduğunu ifade ettiğiniz özne yahut onun ordusu "Höt!" dese, Kandil’dekiler; tuvalete gidebilirler mi? Gidemezler. Peki, o zaman, nasıl oluyor da geliyorlar, karakollarımızı vuruyorlar? Demek ki birisinin himayesinde yapıyorlar. Arkasından bizim Silahlı Kuvvetlerimiz operasyon yapıyor, uçaklar kalkıyor, bilmem ne, hurra! Gözyaşları dinmiyor!.. Allah esirgesin, naaşlar, ağıtlar yakılıyor. Gidiyoruz, bombalıyoruz ve saire... Baştan sona yalan, tiyatro. Geçelim. Geriye doğru gideceğim ve giderek soyutlaştıracağım..

Saddam, bir felaketti. Kim yarattı bu felaketi? Batılı Doktor Frankestein‘lar, yarattı. Saddam, bir felaketti; ama kendisini yaratan Batılı Doktor Frankestein’ların yarında "minyatür bir felaket" kalıyordu, kabul etmek lazım. Peki, bu özgürlükler, demokrasi, insan hakları, bilmem ne, bütün bunlara, biz içtenlikle bağlı mıyız? Bağlıyız!.. Liberal ekonomi yahut yarışmacı ekonomi modeline bağlı mıyız? Evet, bağlıyız!.. Ama genelde Batılı yöneticilerin ağızlarında bunların tamamen birer "palavra" olduğunu ifade edebilirim.

Çok harika bir karikatür gördüm; ama unuttum, buraya koyamadım. Diyor ki: “Amerikan yönetimine karşı lütfen iyi davranın; yoksa ülkenize demokrasi getirebilir”.

Şunu da söyleyeyim: Ben, anti-Amerikan bir çizgide hiç olmadım. Amerika’da doktoramı yaptım. (Amerika’nın "bir" numaralı üniversitelerinden birinde, yaptım, doktoramı.) Orada hocalarımdan başlayarak, giderek meslektaşlarıma, öğrencilerime varıncaya değin, ebedî dostluklarım var. Ama bilim adamı namusuyla, bazı gerçekleri burada ve başka yerlerde, bugüne kadar olduğu gibi radyo ve televizyonlarda, dünya literatüründe, ifade etmekle yükümlü olduğumuzu düşünüyorum.

Oğlumun güzel bir sözü var; “İleri demokrasi diyorlar; bu, "ileri denyokrasi”. İleri denyokrasiyi nasıl tercüme edeceksiniz?

SALONDAN- Gülüşmeler

Demokrasinin bütün kavramlarına, bütün kurallarına, bütün kurumlarına, içtenlikle bağlı bir hoca olarak ifade ediyorum, demokrasiyi son toplamda “keriz kekleme rejimine” dönüştürüyorsunuz. "İleri denyokrasi" dediğim bu! Bunu ifade ederken, halkı, hâşâ, söylediğim sıfatla anmak istiyor değilim; halkı o sıfata layık görenleri tezvir etmek için bunu böyle ifade ediyorum.

Sunumumun başlığı, “Enerji Zengini Bölgenin ve Türkiye'nin Emperyaller Tarafından Yeniden Yapılandırılması; Stratejik Denklemler.” Biliyorum ki, sözlerim, çözümlemem, dikkate getirdiklerim, bazı gerçekleri can damarından yakaladığı için olmalı, çok çevreyi rahatsız ediyor. Onu biliyorum, ama bunun bedelini de ödememiz gerekiyor. Eğer bilim adamı namusuyla konuşmak gibi bir sorumluluğumuz varsa, bedel tabii ödeyeceğiz... Ayrıca Ailemiz de bedel ödüyor. En Küçük Kardeşim Türk savunma sanayinin bir numarasıdır, HAVELSAN’ın hâlâ Genel Müdürüdür; 3 aydır, "Hükûmeti cebren düşürmeye teşebbüs" suçlamasıyla, kuvvetli şüpheli olarak, Silivri’de tutuklu bulunuyor.

Strateji çalışmalarında önemli bir veçhe, karşı tarafın ya da tarafların, düşte olsun, karargahlarına ve zihinlerine girip, neler planladıklarını çıkartsayabilmektir. Strateji derslerinde, biz bunu böyle öğretiriz. Keza bunların sükunetle tahlili, bu suretle yapılacak çalışmanın mihengidir.

Soyutlama başarısı, ayrıca derindeki şablonların ortaya çıkartılmasında çok önem taşır.

Topraklarımıza dönük olarak olanların tek başına müsebbibi olarak "emperyalleri" göstermek, naif bir yaklaşım olur. Emperyalizm aslında “örgütlü haydutluk” demek. Ben, (Türkçe konuşurken), yabancı sözcük kullanmaktan hazzetmiyorum. “Örgütlü haydutluk”, demek, yahut biraz daha zarif söyleyeyim, “devlet olarak örgütlenmiş haydutluk” demek. Topraklarımıza dönük olarak olanların tek başına müsebbibi olarak emperyalleri – yani, “imparatorları” demek oluyor, Türkçesi - görmek ne kadar naif bir yaklaşım oluşturursa; onları olanlardan tamamen soyutlamak ya da onları komplo teorilerinin özneleri gibi göstermek de, bir o kadar saflıktır. "Adam", 100 bin kişilik bir orduyla dibinize kadar girmiş, hiç konuşulmuyor bu, katiyen konuşulmuyor. Dersim’i konuşuyoruz ama, bunu katiyen konuşmuyoruz. 2 milyon insan telef olmuş Irak’ta, hiç konuşmuyoruz. "Adam", 100 bin kişilik orduyla dibimize kadar girmişse, bizim için bir iyilik düşünmeyeceğini varsaymak, gaflettir. Düşünmüyorsa zaten "iyi genelkurmay" değildir. Birazdan anlatacağım. Bence, çok ciddi genelkurmaylarla karşı karşıyayız ve gerçekten, gayri insani, gayri vicdani buluyor olmaklığımı, saklı tutarak, askeri başarılarından dolayı kutlamamız gerektiğini düşündüğümü, ifade etmek isterim.

Her zaman söylediğim bir teorimi sizinle paylaşmak istiyorum. "Ortada vasat var demek, bunu birileri dışarıdan kaşımıyor demek değildir". Birileri kaşımıyorsa, demek, ortamdaki koşullar buna müsait bulunmamakta demek, hiç değildir. Başka bir deyişle, vasat var ve birileri de feci olarak kaşıyor.

Şimdi size, soyutladığım bir teoremi, ilginizi çekeceğini düşündüğüm bir teoremi, son 35 yılımızı, hatta 40 yılımızı birkaç dakikada tahlil edecek şekilde dikkatinize taşıyacağım.

Bu teorem aslında uygulanmakta olan bir teorem; ama hiçbir strateji kitabında görmedim. Buna son toplamda bir “rölöve çalışması” diyebilirsiniz. Mimarlar girerler, eski bir yapıda bir arkeoloji çalışması yaparlar; nasıl yapılmış, nasıl inşa edilmiş diye bakarlar. Biraz “mühendisçe”, yani... Ben de öyle bakıyorum.

Çok hızlıca örneklendirmek için, Çekiç Gücü ve Saddam’ı ele alalım. Bu teoremin adına “Büyük A - küçük A Teoremi” dedim. Bu örnekte Büyük A Saddam, “küçük a” ise bu çerçevede Kuzey Irak Kürtleri olsun. Şimdi bakın nasıl yapılıyor!.. Siz eğer bölgeyi yeniden yapılandıracaksanız, 10 yıllık, 20 yıllık, 30 yıllık, 40 yıllık planlarınız olacaktır; yoksa iyi genelkurmay değilsinizdir, iyi hariciye değilsinizdir.

Çekiç Güç Örneği

a (Kuzey İrak Kürtleri)

_______

__________________________

A (Saddam)

1.  Büyük A silahlandırılır... Aslında silahlanmaya çok teşnedir. Silahların parası da bir güzel alınır, tabii...

2.  Küçük a, Büyük A’ya karşı (dışarıdan) hafiften kaşınır; arkasında durulur, azdırılır.

3.  Büyük A, celâllenir; küçük a’ya yüklenmek ister. Büyük A’ya, “Hakkındır, yapabilirsin, tabii, yapmalısın”, denir.

4.   Büyük A, küçük a’ya, feci yüklenir. Katliam olur (örneğin Halepçe’deki gibi), ama kimse, bir şey demez. Bu arada“küçük a” silahlandırılır. Ayrıca “Çekiç Güç” gelir, Büyük A’ya “Sen insan haklarını ihlâl ediyorsun”, denir; “Şuradan öteye geçmeyeceksin”, ihtarında bulunulur.

5.   Bize ise, “Çekiç Güç size, PKK’ya karşı yardımcı olmak için, geldi”, denir. Ama civcivin yem saymayacağı bu lafa,biz kanarız. (Propagandanın üstünlüğüdür, bu!.. Sorumluluk MGK’lardan, Hükümetler’e, oradan da Meclis Heyetleri’ne kadar rücu eder...)

6.   Uzatmayalım, sonunda Büyük A tepelenir ve küçük a’nın havvarisi olunur.

Şimdi bakıyorum, resmi mümkün mertebe okumaya çalışıyorum. Büyük A, Saddam silahlandırılır. Aslında silahlanmaya çok teşnedir zaten. Silahların parası da bir güzel ondan tahsil edilir tabii. Küçük a, yani bu örnekte Kuzey Irak Kürtleri, Büyük A’ya karşı dışarıdan hafiften kaşınır. Kuzey Irak Kürtleri’nin, arkasında durulur; bunlar azdırılırlar. Büyük A, yani Saddam celallenir, küçük a’ya yüklenmek ister. Büyük A’ya, yani Saddam’a, “Hakkındır, yapabilirsin. Tabii, yapmalısın” denir. Büyük A, yani Saddam, küçük a’ya feci yüklenir. Halepçe’deki gibi, Katliam olur; ama kimse bir şey demez. Bu arada küçük a, yani Kuzey Irak Kürtleri, silahlandırılır. Ayrıca Çekiç Güç gelir. Büyük A’ya, “Sen, insan haklarını ihlal ediyorsun” denir; bir paralel çizilir, “Şuradan daha öteye geçmeyeceksin” ihtarında bulunulur. Bize ise “Çekiç Güç, PKK’ya karşı size karşı yardımcı olmak için geldi” denir. Ama civcivin yem saymayacağı bu lafa biz kanarız, kandık. İyi niyetle kandık. Kimseyi tezvir etmek için söylemiyorum. Propagandanın üstünlüğüdür, gerçekte bu!.. Sorumluluk MGK’larımızdan hükümetlere, oradan da Meclis heyetlerine kadar rücu eder. Kurumu rencide ediyor olmamak için “Heyet”, sözcüğünü odağa koyuyorum... Uzatmayalım. Stratejinin büyüklüğü ve nihai hedefi olarak, sonunda, Büyük A, yani Saddam tepelenir ve küçük a’nın, yani Kuzey Irak Kürtlerinin havarisi olunur.

Bu, bugün size aktarmak istediğim temel teorem. Bu teoremle hem geçmişi, hem de geleceği çok hızlı olarak analiz edeyim. Ayrıca Kuzey Afrika’da olanlardan önce bunları yazmış, söylemiştim. Yalnız, ilk defa kamuoyuna vasıtanızla ifade ediyorum.

30 yıl önce, Ankara odaklı olarak, aynı stratejik denklem yürürlüktedir! Nasıl? Burada Büyük A, Ankara-1980; küçük a, Güneydoğumuz’daki Kürtçü yurttaşlarımızdan oluşan odak. Kürtçü olunamaz mı; olunabilir. Türkçü olunabiliyorsa, Kürtçü de olunabilir. Esas itibarıyla oradaki sorunlara sahip çıkmamız, anlamamız gerektiğini düşünmüş bilim adamlarından biriyim. Ama şimdi stratejiye bakalım, zihinlere girmeye çalışarak...

Türkiye'de 1970 sonlarına kadar terör tırmandırılır. (Biz de tırmandırmasaydık tabii...) Gençler, aynı kaynaktan geldiği, sonradan anlaşılan silahlarla birbirlerine kırdırılır. Biz hemen hiç bir gelişmeye karşı ayıkmayız. Siyaseten cepheleşme körüklenir. Askeri müdahale teşvik edilir... Sonunda 1980 müdahalesi olur. Laf ağızdan kaçırılır, “Our boys have done it”diye, yani “Bizim çocuklar başardılar”!.. Esas itibarıyla, buradaki generallerin terörün ortadan kaldırılmasına dönük olarak “çok iyi niyetlice” davrandıklarını ifade edebilirim. Şu ki, artık Büyük A, Ankara olmuştur. Giderek küçük a, yani Güneydoğu’daki Kürtçüler, Kürtçü vatandaşlarımız kaşınırlar. Odak, PKK ve buna tutunan yurttaşlarımızdır. Büyük A’ya, yani Ankara’ya, o zaman yönetimde olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, “Hakkındır, yüklen tabii!” denir. Büyük A, yani Türk Silahlı Kuvvetleri de maalesef dünden teşnedir. Düşünmemişlerdir, hazır değillerdir, bu çözümlemelerden uzaktırlar. Yine “iyi niyetli” olduklarını ifade edeyim. Hiç kuşkusuz, tarih yargılayacaktır. Küçük a, yani Güneydoğu’daki Kürtçülerimiz’e fena halde kıyılır. Demeye kalmaz, küçük a, yani PKK iyice silahlandırılır, yüreklendirilir, “Aslanım, arkandayız, merak etme!”denir. Uzatmayalım. Bir punduna getirilip, çakma deliller, gizli tanıklar, acayip kurgular vesaireyle Büyük A, yani Ankara’daki eski Türk Silahlı Kuvvetleri odağı bertaraf edilir. Olmadı, sendeletilir. Küçük a’nın yine havarisi olunur.

Söylemezsem eksik kalır; Ankara’nın, yani Büyük A’nın, süreçte bin tane vebali vardır. Ama küçük a, Güneydoğu’daki Kürtçü hareket odağı aynı çerçevede fena halde kaşınmıştır. Hiç bunları konuşmuyoruz. O kadar böyledir ki, şu en temel düstur dahi unutturulmuştur: “Emperyalizmin kucağında milli kurtuluş savaşı olmaz”!

Unutturulmuştur. Kürtçüler, saf saf, kurtuluş savaşı gözlemektedirler. Keşke yanılsam.

Aynı stratejik denklem -bunları yazdığım zaman Afrika’daki olaylar olmuş değildi, Suriye’ye kadar hiç gelinmiş değildi- hızlandırılmış film gibi, Libya’da, Tunus’ta, Mısır’da daha yeni oynanmıştır, oynanmaya devam edilmektedir. Halen ise Suriye’de yürürlüktedir. Ama Suudi Arabistan’da yürürlükte değildir mesela. Orada çok demokrasi olduğu için olmalı!.. Yahut da denyokrasi olduğu için!.. Neyse!..

Durum yakın bölgemizde son toplamda şöyle bir şekil almaktadır: Buna bir bakalım. Biraz daha bölgeye bakalım. Türkiye, Suriye, Irak, İran. Burada Kuzey Irak Kürtleri’nden girdim. Büyük A - küçük a Teoremi’ni açıkladım. Sonra aynı bağlamda, bizim Güneydoğumuzdaki Kürtçü odaklardan bahsettim.

Şimdi, söz konusu genelkurmayların zihinlerine, özellikle okyanus aşırı genelkurmayın zihnine girmeye ve mümkün mertebe oradaki stratejik planları uzaktan, sıfır istihbaratla, ama derinlemsine teknik bir hisle çıkartsamaya çalışacağım.

Bakalım, burada ne oluyor? Çok ilginç. Haritayı buraya bir şematik çerçeve olarak aldım. Ankara’yı görüyorsunuz. Bu da Güneydoğumuz’daki küçük a.

Necdet Öztorun Paşa’nın güzel bir sözü var: “Eğer senin uçakların gidip bir yeri bombalıyorsa, oralar artık senin olmaktan çıkmıştır” demişti, 1990’ların sonlarında...

Burada da Suriye var. Suriye Büyük A. Suriye’nin Kuzeydoğusu’nda Suriyeli Kürtler ya da Kürtçüler söz konusu. Irak’ın Kuzeyi’nde, Kuzey Irak Kürtleri söz konusu. İran’ın da bize yakın kesiminde İran Kürtleri söz konusu. Bu durumda behemehal şu projelerin çağrıştığı türetilebilecektir. Unutmayın, karşınızdakinin zihnine girmeye çalışıyorsunuz.

Birinci proje: Kuzey Irak Kürtleri ile Türkiye'deki Kürtçü odaklar birleştirilir. Esasen bu proje tamamlanmış gibidir.

Devam ediyorum.

İkinci proje: Kuzey Irak Kürtleri ile güneydoğumuzdaki Kürtçü odak ve Suriye’nin Kuzeydoğusu’ndaki Kürtçü odak birleştirilir. Bu, yoldaki projedir.

Üçüncü proje orta vadeli projedir. Kuzey Irak Kürtleri + Güneydoğumuz’daki Kürtçü odaklar + Suriye’nin Kuzeydoğusu’ndaki Kürtçü odak + İran’ın bizim sınırımıza yakın bölgesinde bulunan Kürtçü odak birleştirilir, yeni bir “küçük a” imal edilir. Böyle bir resim çağrışmaktadır. İran ise bu durumda yeni Büyük A olmaktadır.

Ha, bir de şunu söyleyeyim: “Arap Baharı” deniyor ya, yine sevgili oğlum Ozan’ın bir sözü aklıma geliyor. Kendisi müzikologdur, doçent şimdi, onun harika bir deyimi var, onu sizinle paylaşayım istiyorum. “Yok ağabey, bu Arap baharı değil, Arap baharatı”!.. Tercümanlar, baharatı nasıl tercüme edecekler, bilmiyorum, artık. “Arap baharatı”!..

Demek ki yolda olan, Arap baharatından sonra, İran acı biberi. Peru’da, rokoko diye bir acı biber var; mini minnacık, ama yediğiniz zaman çok ciddi acı veriyor. Demin konuşan Sevgili Evrim, İran’ın arkasında Rusya’nın duracağını, hatta Çin’in de duracağını söyledi. Katılıyorum kendisine.

O arada Rusya’nın niye sesini çıkarmadığını da söyleyebilirim bütün bu denklemlere. Çünkü 1979’da petrol fiyatları varili 10 dolardan 35 dolarlara fırlayınca, Batı ekonomileri allak bullak olmuştu. Arkasından 1980 müdahalesi oldu Türkiye ve bölge kontrol altına alındı. Sonra Saddam İran’a saldırtıldı. Burada ayrıntıya girmeyeceğim. Daha çok silah almak için her iki taraf da petrol arzına yüklendiler. Giderek petrol fiyatları düştü. Harika bir projeydi. Batılılar, petrol almak için ödedikleri petro-dolarları gerisin geri silah satarak edindiler. 1979’daki olaylardan bahsediyorum, giderek, 80 sonrası olaylardan bahsediyorum. Ama aynı Batı, okyanus ötesi odak, arkasında İngiltere olarak, 2003’te oraya girdikten sonra petrol fiyatlarının 150 dolara vurması karşısında sesini çıkartamadı. Ufak bir sebep var... Neden? Çünkü petrolü daha önce satın alanlar şimdi satanlardı da, ondan!.. Hem Orta Avrupa’yı can damarından yakaladılar - Orta Avrupa, enerji açısından kuraktır - hem Japonya’yı can damarından yakaladılar - Japonya da enerji açısından kuraktır, onun için hem Orta Avrupa hem Japonya, nükleer santrallere yüklenmişlerdir - hem de aynı bağlamda Rusya’ya rüşvet vermiş oldular. Onun için Rusya’nın sesini kesmeyi başardılar. Özellikle toparlanmaya çalışan bir Rusya olduğunu düşünürsek, önemli bir başarı kazandılar.

Demek ki, bu durumda, demin gösterdiğim resmin mimarları, yeni Büyük A, yani İran ile yeni küçük a arasında aynı stratejik azdırma denklemini kurarak, bu sefer İran’ı vurmayı hedefliyorlar. Bunu yıllardır söylüyorum. Resim çok açık. Onun için, kimse bize “demokrasi palavrası” sıkmasın. Çünkü hakikaten yatacak yerleri yok. Birisinin bunu söylemesi lazım. Bedeli ne olursa olsun, birisinin bunu söylemesi lazım. Bu kadar ucuz değil, arkadaşlar.

“Liberal ekonomi” söyleminin, 1979 sonrası,  bu arada, Batılı egemenleri ağızlarında palavra olduğu meydana çıkmış oldu... Meğer Batılılar, sadece sattıklarının fiyatını değil, aynı zamanda satın aldıklarının da fiyatını belirlemek istiyorlarmış. Sıkıntı burada. Yalnız sattıklarının değil, satın aldıklarının da fiyatını belirleyebilirlerse, mesele yok. Hem kendi sattığı malın fiatı, piyasada teşekkül edecek, hem de senden mal satın alırken, senin fiyatını, yine o belirliyor olacak. Çünkü ağızdan yel alsın…

Bakın, bunu Sevgili Faik Bulut’a özellikle söylemek ihtiyacındayım... Çünkü çok iyi bir bilim adamı, çok saygı duyuyorum, kitaplarına bayılıyorum. Çok dik duran bir insan ve tam anlamıyla bir Kürdologdur, bölgeyi çok iyi bilen bir insandır. Şimdi söyleyeceğimi başka yerlerde söylemedim değil, ama sunuşumun bütünselliğini korumak için ifade etmek istiyorum.

Bir defa, savaş daha ucuza getirilecek. İran eğer bölgedeki Kürtler aracılığıyla vurulmak istenirse, bakın, çok şematik bir resim çıkarttım... Çünkü ağızdan yel alsın, operasyon, Perulu, Meksikalı çocuklara değil, bölgeden tedarik edilmiş Kürtçü çocuklara gördürülmüş olacaktır. Bu beyanı, olmakta olanı yıllar öncesinden görüp ihbar etme ayrıcalığıyla ortaya koyduğumu da ifade etmek isterim, şimdi söylüyor değilim. Bu konuda da esas itibarıyla Ankara'yı 1991’de, 1993’te, yani 20 sene öncesinden bu yana uyaragelmiş bir hoca olmanın ayrıcalığını taşıyorum.

Türkiye'de halihazırda akla gelebilecek her türlü melanet, bizim gafletimiz ve vebalimiz saklı olarak, buradan kök almaktadır. Bir defa bunu söyleyelim. Tekrar edeyim: Bizim gafletimiz ve vebalimiz saklı olarak... Bir defa, PKK sorunu buradan kök alıyor. Lamı cimi yok. Türban, aklınıza gelmez, ama buradan kök alıyor. Ilımlı İslam, BOP, buradan kök alıyor. Yeni Osmanlıcılık, buradan kök alıyor. Bugün İstanbul’da, Sultan Abdülmecit’le ilgili bir konferans var. Sultan Abdülmecit’le ilgili Dolmabahçe Sarayı’nda olan konferansın konusunun burada olmakta olan Enerji Kongresi’nin konularıyla birebir ilintili olduğunu ben söyleyeyim size: Yeni Osmanlı Projesi.

ÜNAL ERDOĞAN- Hocam; demokratik açılım da buradan kök alıyor.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Demokratik açılım; çok doğru, sevgili Ünal Erdoğan’a katılıyorum, yerden göğe kadar haklı. Füze Kalkanı Projesi; aklınıza gelmez. “Füze Kalkanı Projesi ile demokratik açılım, türban, Ilımlı İslam arasında ne alaka var?” diyebilirsiniz. İşte alaka burada. 12 Eylül 2010 referandumu esas itibarıyla tam anlamıyla bir okyanus aşırı projeydi, bugünleri hazırlamak içindi. Dedik ki o zamanlar, 12 Eylül 2010’un 12 Eylül 1980’dan hiç bir farkı yoktur.

Şimdi çok temel başka bir şey söyleyeceğim. Faik Bulut bunu lütfen çok ciddi olarak düşünsün. Bir sefer tartıştık, ama hiç tatmin olmadım: Zazaki’nin Kürmanci potasında eritilmek istenmesi... Sanki Zazalar yok ortada, kayboldular, onların hakları yok. Bana demişti ki, Sevgili Faik, “Nasıl ki Özbek Türkçesi ile Türkmen Türkçesi birbirinden uzaksa, Zazaki ile Kırmanci de birbirinden öyle uzak”! Hayır, değil. Yan yana olan iki tane köyde, birisinde Zazaki konuşuluyor, öbüründe Kürmanci. 1 kilometre yok arada. Ona bakarsanız, İngilizce de Almancanın evrilmiş halidir. Gidin şimdi, Almanlara deyin ki, “İngilizler sizden daha iyi, evrilmiş dilinizi konuşuyorlar.” Diyebilir misiniz!.. Yahut gidin İngilizlere deyin ki, “Sizin diliniz Almanca’dan geliyor, siz Almanlar’la kardeşsiniz, aynı potada buluşacaksınız”! Diyebilir misiniz!.. Bakın, aynı bağlamda şunu söylüyorum: Araları iflah etmez derecede bozuk Talabani ve Barzani’nin bir araya getirilmesi de bu denklemin, bu projenin bir parçası. Kaçınız biliyorsunuz, gençlere soruyorum; Talabani, Sorani konuşur. Barzani, Kırmanci konuşur. Sorani, Zazaki’nin bir lehçesidir. Aşikar farklı farklı dilleri konuşanlar, aynı bir Kürt potası altında eritilmek isteniyor.

SALONDAN- Bu söylediğiniz şeylerin çoğu yanlış. Yanlış bilgi veriyorsunuz.

SALONDAN- Bırakın bunları, yeter artık; enerjiden konuşun.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN - Bir dakika. Ben enerji konuşuyorum, başka bir şey değil... Bilim adamına saygı gösterin. Katılmayabilirsiniz, ama benim düşüncemi merak edin.

SALONDAN- Yanlış bilgi vermeyin o zaman.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Benim düşüncemi merak edin.

Bakın, kimi mazarrat saklı olsa da, ilk defa 1991, 93 (SHP) Kurultayları’nda (Kürtçe), “Em Brane” (Biz kardeşiz) deme ayrıcalığını taşıyan bir hoca olarak konuşuyorum. Bunu Faik Bulut çok iyi biliyor.

SALONDAN- Düşman yaratıyorsun.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Hiç alakası yok. Tam tersine, yanınızda oluyorum; karşılıklı olarak nasıl kullanıldığımızı dikkatinize getirmek çabasındayım, başka bir şey değil. Bir zamanlar Pentagon’un generalleri vardı, şimdi Pentagon’un Kürtçüleri var, aynı zamanda Pentagon’un imamları var.

SALONDAN- Demagoji yapıyorsun.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Katılmayabilirsiniz; ama bir bilim adamının ne düşündüğünü merak edin..

OTURUM BAŞKANI- Lütfen salondan müdahale etmeyelim.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Olabilir, katılmıyorsunuz düşüncelerime, çok saygı duyuyorum. Ama ben size kaygılarımı söylüyorum, kalbî kaygılarımı söylüyorum. Ne düşünüyorsam onu söylüyorum, düşünmediğim hiç bir şeyi söylemiyorum.

OTURUM BAŞKANI- Lütfen konuşmacıya laf atmayalım.

SALONDAN- Enerjiden bahsedin siz, bunları bırakın.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Biz enerjiyi konuşuyoruz burada.

SALONDAN- Enerji yok ki burada.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Aaa! Baştan anlatmam lazım o zaman, tane tane anlatmam lazım...

OTURUM BAŞKANI- Sayın Yarman, artık bitirin lütfen.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Bir dakika. Baştan anlatmam lazım o zaman.

SALONDAN- Söylediklerinin enerjiyle bir alakası yok.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Yapmayın çocuklar, bana enerjiyi öğretmeyin. Yapmayın. Bana enerjiyi mi öğreteceksiniz?

OTURUM BAŞKANI- Lütfen salondan müdahale etmeyin.

SALONDAN- Kürt düşmanlığı yapıyorsun.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Hayır, alakası yok çocuklar. “Em Brane” (Biz Kardeşiz) diyen benim, “Hun bı xer hatın” (anadili kürtçe olan partililerimize, kürtçe, hoş geldiniz) diyen, benim. Cumhuriyet tarihinde bu yok. Durun, müsaade edin; o kadar ucuz değil, pabuç bırakmam. Müsaade edin, bitireyim.

Kimi mazarrat saklı olsa da, genel olarak Ergenekon konusunda, bu olayın tek başına bizim kurumlarımız tarafından başarılamayacağını, muhakkak dış yönlendirme ve destekle vücut bulduğunu düşündüğümü bu arada kaydetmeliyim. Bu konuda keza Meclis araştırması neden hâlâ daha istenmemektedir, anlamakta zorlanmaktayım. Siyasetin demokratik zeminden uzaklaştırılması da projenin bir boyutudur. Yüzde 10 barajı -bakın, yanınızdayım- bu projenin bir boyutudur. Sizin yanınızdayım. En önce yanınızda olmuş bilim adamlarından biriyim ben. Hatta ertesi gün, “Tolga hoca, ‘Kürtlere azadi’ diye konuştu, Kurultay’da, Karım da Kürt’tür, dedi”, diye yazdı, kocaman bir basın organı. Yalandı (oyle hiç demedim, Karım Kürt değil, ayrıca, olabilirdi de, ama değil)... Yani düşüncesinin, söyleminin ceremesini çekmiş, faturasını ödemiş bir bilim adamı olarak konuşuyorum.

Giderek devlet yönetiminde kuvvetler ayrılığının ortadan kaldırılması, siyasetin demokrasi kisvesi altında yalaka kültürüne irca edilmesi; bütün bunlar bölgenin yeni baştan, enerji zemininde yapılandırılmasının birer izdüşümü olarak ele alınmalıdır, demek istiyorum.

Üniversitenin, tıpkı inanç dünyamızda olduğu gibi, şekilciliğe ve biat kültürüne raptedilmesi de öyle ve ana fikir, bir Sünni blok meydana getirip, şekli İslam zemininde, şekli bir Şiilik’le karşıtlaştırmaktır, İran’ı vurmak için... Ben biraz enerjiden anlıyorsam, amaç bu. Bu çerçevede, sandığa saygım saklı olarak belirtiyorum; 12 Eylül 1980 ile 12 Eylül 2010 arasında üniformanın değişmesinden başka bir fark göremiyorum maalesef. Pentagon’a sadık generaller o gün kendilerince ne kadar iyi niyetliydilerse, bugün aynı odağa bağlı sözde dinci cemaat de kendilerince ilk bakışta o kadar iyi niyetlidir. Oysa her iki topluluk da fena halde kullanılmışlardır ve kullanılmaktadırlar diye kaygılanıyorum. Bunu ifade etmek istiyorum...

Aynı bağlamda, artık Pinochet gibilere ya da içte darbelere hiç ihtiyaç kalmamıştır. Çünkü medyayı ve finans çevrelerini kontrol edenler aynı amaca pekala ulaşabilmektedirler.

Özetle, Türkiye, kendi basiret özrü, Ankara’nın bin tane vebali elbette saklı olarak, nereden bakarsanız bakın, PKK, ya da darbecilerle değil, son toplamda dış güçlerle uğraşagidiyor. Bunun da sebebi enerjidir. Enerjinin olduğu yerde, o bakımdan, ne yazık ki, betonarme yalanlarla bölge ve dünya yönetilmeye çalışılıyor. Enerjinin olduğu yerde işte siyaset vardır, kirli siyaset vardır, yaşamakta olduğumuz gibi; hatta çok kanlı siyaset vardır. Benim de görevim, bir bilim adamı olarak gördüklerimi sizinle paylaşmak, sizleri elimden geldiğince uyarmaktır.

Ufak bir ayrıntı: Burası Irak’a benzemez. Çünkü bizim karakterimiz bağımsızlıktır.

Teşekkür ediyor; sevgiler, saygılar sunuyorum.

SALONDAN- Kuvvetli alkışlar

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile