Havanın artık iyiden iyiye soğuduğu, ayazın kapıdan bacadan içeriye dolduğu bir kasım gecesinde, sobanın sönmeye yüz tutmuş ateşine daha, biraz daha yaklaşıp ısınmaya çalışan dört küçük çocuk ve bir kadın… Anadolu’nun uzak dağları arasında, küçük bir kasabada, kaymakamlıkta memur olan bir babanın yaklaşan kışı kaygıyla bekleyen karısı ve hiçbir şeyden habersiz dört çocuğu…

     Hayır hayır, aslında çocuklardan birinin her şeyden haberi vardı. Aldığı üç kuruş parayı her gece kumar masalarında harcayan, içmeye başlayınca düz yolda yürüyemeyecek kadar sarhoş olan ve hemen her gece sabaha karşı eve gelen babalarının durumundan Yunus’un haberi vardı. Eylül ayında ilkokul birinci sınıfa başlayan Yunus, henüz yedi yaşındaydı ve dört kardeşin en büyüğüydü. Bir yandan kardeşlerini oyalarken bir yandan annesi gibi o da içten içe düşünürdü, “Ev sahibi birikmiş kirayı ne vakit isteyecek? Ya dam bu kış da akarsa? Öğretmenin istediği hikâye kitabını nasıl alacağım? Ve her şeyden, hepsinden önemlisi babam bu gece eve saat kaçta gelecek?” İşte geceleri bu sorularla uyurlardı dört çocuk ve bir kadın…

     Kasabada Yunus’u hemen herkes tanırdı. Sabahın erken saatinde daha birçokları uykudayken Yunus, alır eline annesinin tutuşturduğu süt kovasını, siparişleri dağıtırdı. Dedesi ölmeden evvel annesine bir miktar para bırakınca, annesi bu parayı kocasına kaptırmadan bir inek alıp sütünü de satmaya başlamıştı. Aslında dört küçük çocuğun da annelerinin de umudu işte bu cılız, sarı inekti ki çocuklara babalarının yapamadığını yapmış ve çocukların karnını bir nebze olsun doyurabilmişti. Bu yüzden olacak ki Yunus, bir vefa borcuyla güderdi ineği. Okuldan dönünce her öğleden sonra kırlara götürüp yayar, yayardı ki biraz daha süt versin ve öğretmeninin bahsettiği dağlarda yaşayıp koyun güden kızın öyküsünü anlatan kitabı alabilsin.

        Yunus, sabahları kardeşlerinden önce uyanır, yeni sağılmış süt kokusundan anlardı annesinin uyanıp götürülecek sütü erkenden hazırladığını. Yunus, aslında süt içmeyi çok severdi ama bir gün olsun aklından geçirmemişti kendi ineklerinin sütünü içmeyi. Annesi okula giderken tutuştururdu süt kovasını Yunus’un eline. Bu yüzden Yunus, diğer çocuklar gibi hoplaya zıplaya okula gidemez; kova, çalkanıp da süt eksilmesin diye ihtiyatla yürür; zayıf, yaşıtlarına göre ufak bedeni kovayı taşıyabilmek uğruna bükülürdü. Okul yolu uzasa da severdi yürümeyi Yunus, yürürken düşünmeyi…

       “Acaba dağ evinde dedesiyle beraber yaşayan o küçük kız da koyunların sütünü satıyor mudur? Belki dedesi onu da yolluyordur komşu evlere süt dağıtması için. Öğretmenim bundan hiç bahsetmedi. Ama bir keresinde demişti o kızın yaşadığı ülke uzak,  güzel bir ülkeymiş. O kızın yerinde olsam yani sütleri satmak zorunda kalmasak hepsini içerdim.”

     Gökyüzünün griye döndüğü zamanlarda ayaz, bir bıçak gibi değerdi insanın tenine. Biraz yürüdükten sonra sütü bırakacağı evin kapısına geldi Yunus. Bu ev, kasabanın en gösterişli evlerinden biriydi. Bazen okuldaki çocuklar, onu bu evin kapısında görürler ve kim bilir belki de Yunus’un bu evin çocuğu olduğunu düşünürlerdi. Üşüyen elleri kapı tokmağına yetişmeyince kapının hemen yanında duran irice taşın üzerine çıkıp da çaldı kapıyı. İlk çalışında kimse duymamış olacak ki biraz daha sertçe vurdu bu kez kapıyı. Beklerken gözü kapının oymalı nakışlarındaydı. Derken üzerine pembeli morlu bir sabahlık giymiş orta yaşlı bir kadın açtı kapıyı. Banka müdürünün karısı Şenay Hanım’dı bu. Kapının sesine uyandığı darmadağınık saçlarından anlaşılan Şenay Hanım, tek kelime etmeden kovayı alıverdi çocuğun elinden, içeride boşaltıp getirdi kovayı. Kapıyı kapatırken evin kedileri Şenay Hanım’ın ayaklarına dolanıyordu.

       Sabahın ayazında Yunus’un üşümemek için fısıldadıklarını elbette kimse duyamazdı.

       - Günaydın Şenay Teyze

       - Günaydın Yunus, nasılsın bakalım?

       - İyiyim. Sağ olun.

      - Çalışkan bir çocukmuşsun ha Yunus. Öğretmeninden alıyorum haberlerini. Annene çok selam söyle. Sütünüzün yoğurdu çok güzel oluyor. Parayı kaybetmeden götür emi çocuğum, kalanına da okulda bir simit- ayran alırsın benden?”

     Yunus, bütün gün okulda dağ evinde yaşayan kız ve dedesinin sütleri ne yaptığını düşünüp durduysa da öğretmenine soramadı. Eve döndüğünde üzerini bile değiştirmeden ineğin önüne biraz saman koydu. Sonra hemen yan tarafta kendi oturdukları odaya –evleri ahırdan bozma, güneşi neredeyse hiç görmeyen, küf kokan iki odadan ibaretti- geçti. Annesi ve kardeşleri tarhana çorbasını kaşıklamaya başlamıştı bile. Yunus da sofraya oturup tam kaşığı ağzına götüreceği sırada iki adam belirdi kapıda. Gelenler ev sahibi ve babasının alacaklılarından biriydi belli ki. İçeriye şöyle bir göz atıp da para edecek bir şey olmadığını görünce yan tarafta bağlı duran ineği teklifsizce çözüp götürdü adamlar. Hiçbir şey söylemeden, sormadan, görmezden gelerek kapıda bekleşip duran dört küçük çocuk ve bir kadını… Havanın artık iyiden iyiye soğuduğu, ayazın kapıdan bacadan içeriye dolduğu bir kasım günüydü.

       Birkaç gün sonra banka müdürünün karısı Şenay Hanım o büyük evin koridorlarında söyleniyordu.“Çocuk süt getirmez oldu, parayı az buldular herhalde. Ne yiyecek benim kedilerim şimdi?