Asıl zor olan nasıl anlatacağını değil, neyi anlatacağını bilmemek… Nasıl ve nereden başlayacağını mesela. Bu sebepledir ki dönüp duruyorum günlerdir.

Yıllar önceydi… Hayır, hayır o kadar geç değil birkaç yıl öncesinde belki gerçekten onu gördüğümü sandığım. Bankadan çıkarken bir şeyler sıkıştırıp duruyordu çantasına, muhtemelen cüzdanıydı. Omuzlarına dökülmüş, kırçıllaşmış saçları yüzünü net görmemi engelliyordu. Öylesine pişmanım ki o gün arkasından koşup gitmediğim için. Ama bir şey durdurdu beni, tuttu kolumdan. Benzer yanılsamaları öylesine çok yaşadım ki bu şehirde beni kolumdan yakalayan, ayaklarıma dolanan bir şeyler mutlaka vardı.

Ne zaman maaşımı almaya gitsem o bankaya midemde uykuya dalan kedi uyanıp tırmalaya başlıyor içimi. Onu görmeyi umut edip kaçırıyorum gözlerimi yakın bakışlardan. Uzaklarda arıyorum onu; kuyruğun en arkasında ya da bankanın koltuklarında. Çoğu kez de bankanın camlarına vuran yansımalarda,  kaçak bakışlarla ve maalesef tükenmeye yüz tutmuş bir ümitle.

Görsem onu mesela… Bir anda burun buruna geliversek… Evet desem, o sensin ve anlatsam her şeyi en başından bana inanır mı dersiniz? Ya da kendisi çalsa bir akşam kapımı seni arayıp buldum ve işte geldim dese… Yitik geçmişimizin puslu anısını anlatmaya neresinden başlarım o zaman.

Ömrümde yalnız bir kez gördüm onu; ebe kadın beyaz bir kundağa sarılmış küçük bedenini hışımla kucaklayarak alıp götürürken evimizden. Bembeyaz bir teni alnını örten siyah bukleleri vardı. Gözlerinin siyah olduğunu sonraları annemin anlattıklarından hatırlıyor olmalıyım. Annemin kırk gün boyunca hasta yatağından kalkamadığından anladım kardeşimin bir daha eve dönmeyeceğini.

Yaşıyor olduğuna inandırarak kendimi, kendime benzeyen kadınları süzüp dururum hep. Belki derim, ya o’ysa... Elli beş, elli altı yaşlarında, muhtemelen saçları ağarmış ve biraz da uzun boyludur diye tahayyül ederim. Ah bir de adını bilseydim…

Annemden gizlice anlatırdı ninem kardeşimi Adana’nın zengin ve çocuksuz ailelerinden birine evlatlık verdiklerini. Babam, bizi bırakıp köydeki birkaç ev ötenin babası olunca, annem yalnız bana bakabileceğinden kardeşimi henüz doğmadan gelin etmişler uzaklara.

Elbette ki çocuk olmak hayal kurmayı ve hayalle gerçeği çoğu zaman karıştırmayı meşru sayıyordu ama her çocuğun içinde var olan kaybetme, kaybolma endişesi ister istemez rüyalarıma ağıyordu. Bir gün annemin beni de kardeşim gibi uzaklara yollayacağı ihtimali durup durup beynimde bir şimşek gibi çakıyordu. Çocuktum ama sanılanın aksine hiçbir şeyden haberi olmayan öylesine gülümseyip duran bir çocuk değildim. Yalnızca bir romana konu olacak hayatımızın kısa bir öyküye sığdırılmaya çalışılmasına kızıyordum.

Kimi kez babama öfkelendim, gölgesini bizden esirgediği için. Onun yüzünden gitmişti kardeşim, babasız kaldığı için. Bazen anneme öfkelendim; bir çocuğa bakabilenin elbette ikincisine de bakabileceği için. Çoğu zaman da kendime öfkelendim; önce doğan çocuk ben olduğum ve onun da bu yüzden gitmek zorunda kaldığı için. Ancak kardeşime öfkelenemezdim bizi arayıp sorma, bulma ihtimali olmadığı için.

Çocuk oldum; kızamık çıkardım, ateşlenip günlerce yattım. Genç olunca şehri bir uçtan bir uca koşabileceğimi sandım. Nihayetinde gelin oldum, anne oldum hatta anneanne bile oldum. Sonra sırasıyla anneannemi, annemi, -birkaç ev ötedeki babamı yıllar önce kaybetmiştim zaten- eşimi kaybettim. Öyleyse her ay maaş kuyruklarında elli beş, elli altı yaşlarında, muhtemelen saçları ağarmış ve biraz da uzun boylu bana benzeyen beni mi arıyordum? Hiç tanışılmamış bir kız kardeşi mi yoksa bütün tozu dumanıyla özlenen bir geçmişi mi?

Yıllandıkça azalan ve her yıl ölmek korkusuyla biraz daha daralan hayallerimde uzaktaki bir kız kardeşin anısıdır yaşamak… Bu yüzden onu ararken aslında bulmaktan korkarım, bulsam ne diyeceğimden korkarım. Yaşıyor olması ihtimali yanında soluksuz olmasından korkarım. İsterim ki her ay o da maaşını almaya gelsin benim gibi ve teğet geçerek birbirimizi yaşayıp gidelim iki küskün kız kardeş gibi.