Son günlerde iyice huzursuzlaşmıştı. Bir gün sevdiği diğer günü tutmuyor, diğer gün ise, başka günü aratır hale geliyordu. Kimi zaman kalbi görkemli gezinişlere sahne oluyor, kimi zamansa kilerdeki un çuvalıymışçasına bir köşede saatlerce, sessiz bekleyebiliyordu. Bugün ak dese, ak onu utandırmak istercesine mora dönüyor, eflatunsa sarıyla ahenkli bir valse başlıyordu...

Huzursuzdu… Kıyısından köşesinden mutlu olmaya çalışsa da, o mutsuzdu! “Hiç kimseye ihtiyacım yok, ben benim ve kendime yeterim, arkadaşım olmasa da olur” yalanları ile kendini oyalasa da, kaçınılmaz bir şekilde mutsuzdu işte! Yalnızdı! Kocaman kalabalıklar içinde yapayalnız.

Hemen hiçbir arkadaşıyla anlaşamıyordu. Elinden geldiğince kalabalığa karışmıyor, kız kıza dedikodulara dahi girmiyordu. Hoş girmek istese de, alınmıyordu. Arkadaşları ilk zamanlar muhabbet kurmayı çok denemişler, ancak nihayetinde bıkıp bırakmışlardı. Sıkılgan tavırları, onları “keyfin bilir” demeye itmişti.

Çok utangaçtı. Kalabalığa girdiği zaman herkesin kendisine baktığını zannediyor ve görünmez bir elin boğazını sıktığını hissediyordu. O yüzden, gözde yerlere gitmek ve kalabalığa karışmak istemez, nadiren yaptığı gezintileri mümkün olduğunca tenha ve salaş yerlerde yapmak isterdi. Ona göre tüm gözler ondaki fenalıkları ve eksiklikleri görüyor ve onunla usul usul alay ediyordu. Kendini hiç güzel bulmaz, biri iltifat ederse de elini ayağını nereye koyacağını bilemezdi. Sırtından soğuk terler boşanırken iltifata şöyle karşılık verirdi: “Yok canım, abartıyorsunuz!”

Hep koyu renk giysiler seçerdi. Okulda ise genellikle arka sıralarda oturur, dikkat çekmek istemezdi. Zaten kimse beni beğenemez, hatta sevemez diye düşünürdü. Oysaki güzeldi… İnce uzundu… Siyah gözleri vardı, o ise maviyi tercih ederdi. Saçları düzdü, o dalgalı olsun isterdi. Aklınca mavi gözlü, bukle bukle saçlılar asla yalnız kalmaz, arkadaşları ile anlaşır ve beğenilirlerdi.

Konuşurken karşısındakinin gözlerine bakamıyor, sorulara mümkün olduğunca kısa ve kaçamak cevaplar veriyordu. Sürekli yüzü kızarıyor, sesi titriyor ve daima saçmalayacağından korkuyordu. Asla diğerleri gibi olamayacaktı! Oysaki diğerlerinden hiçbir farkı yoktu! Tek farkı değerinin farkına varamamasıydı. 

Yok, aslında birbirimizden farkımız, eksiğimiz, fazlamız! Korkarak kaçarak bir yere varamayız. Bilmemiz gerekenlerden biri de şu ki, herkesin kafası kendisiyle meşgul ve kimse kimsenin kusurunu aramakla uğraşmıyor. Elbette takıntılı insanlar da var, yok değil! Ama hayat da onlara kafayı takacak kadar ucuz değil. Biz değerliyiz ve kendimizin farkına varmalıyız.                 

Sağlıklı iletişim, iç barışımızla ve kendimize inanmakla gerçekleşecektir. Kendini seven insanları, insanları seven hayatı sever. Hayatı seven, yaşama tutkuyla bağlanır. Anahtar sözcüklerimiz, sevgi ve umut… Bu ikilinin çözemeyeceği sorun, açamayacağı kapı yok gibi… İnsanlarla çok yakın ya da uzak olmak zorunda değiliz. İletişim elbette ki önemli… Ama bunu gözümüzde büyütmeden, orta yolu bularak yapabilmeliyiz. Ortada sorun varsa keşfetmeliyiz. Sorunu tanımladıktan sonra çözüm aramalıyız. Tek başımıza başaramıyorsak, yardım almalıyız. Kaçmamalıyız…

Şarkıda dediği gibi “sevmekle başlayacak her şey”. Önce kendimizi… Seni, onu, bizleri… Hepimizi…

SEVGİSİZ DEĞİLSİNİZ, SEVGİ SİZSİNİZ!