Birkaç günlük tatilin ardından geç vakit eve dönen Müzeyyen Hanım ve Osman Bey bahçe kapısının önündeki yaralı kertenkeleyi sokak lambasının ışığında rahatlıkla görebiliyordu. Hatta can çekişen kertenkelenin seğirten arka bacağı bile seçilebiliyordu. Osman Bey, ürkeceğini sandığı Müzeyyen Hanım’ın kertenkeleyi uzun bir adım atarak tereddütsüz geçivermesini şaşkınlıkla izledi.

Son aylarda evin çevresindeki kertenkeleler artmıştı. Mahallelinin “koçmar” dediği bir karış uzunluğundaki bu kertenkeleler, sanki Tanrı’yı gücendirip de lanetlenmiş ve cüce kalmış timsahlar gibiydi. Bacakları gayet kuvvetli ve tırmanmaya uygun; sırtı her türlü ekolojik saldırıda korunabileceği dikenlerle dolu; toprak rengindeki kamuflajıyla bacaklı sürüngenlerin efendisi sayılırdı kertenkeleler. Müzeyyen Hanım, daima bu zavallı hayvandan korkar, sebebini de çocukluğunda hiç böyle şeyler görmemiş olmasına bağlardı.

Muhtemelen evin önünde oynayan mahalle çocuklarından biri sapanıyla yaralayınca; kertenkele de ancak bahçe kapısının önüne kadar gelebilmiş ve belki de birkaç gündür orada ölmeyi bekliyordu.

* * *

Malatya’nın dağlar ardındaki uzak köylerinden birinde henüz geniş tarlaların tek bir sahibi varken ve köylülerin ölesiye toprak işçisi olduğu o yıllarda ekinler biçilip de ambarlar dolduğunda bütün köye sefil bir tembellik çökmüştü. Bu günleri en çok sevenler şüphesiz köyün ırgat çocuklarıydı. Hasat zamanı tıpkı bir yetişkin gibi çalıştırılan bu sıska bedenler, şimdi sıcağın altında kavrulan tozun içinde molanın tadını çıkarıyordu.

Az ötede ise yeni kıyafetleriyle küçük bir kız, dut ağacının dalına kurulu salıncakta ayakları çıplak, yıpranmış elbiseleriyle tozlara bulanan köylü çocuklarına yaklaşması kesinlikle yasaklanmış olarak tek başına eğleniyordu.

Birden çocukların bağrışmaları arttı ve neşeli koşuşturmaları hızlandı. Yolunu kaybetmiş belki de yuvasına dönebilmek için bu çocuk kümesini geçmek zorunda kalmış yaşlı bir kertenkele birden çocukların ilgi odağı oluverdi. Çocukların kimi kertenkeleye taş atıyor kimi de değneklerle kertenkeleyi dürtüklüyordu. Telaştan başı dönmüş yaralı kertenkele soluğu dut ağacının gölgesinde aldı. Bu sefer de salıncakta sallanan kız yaralı kertenkelenin seğirten arka bacağını görünce korkuyla karışık iğrenmeye benzer bir çığlık attı. Arkadaki büyük konaktan çıkan şişman, cevval bir kadın, kızı bir hamlede koltuğunun altına sıkıştırıp bir yandan da elindeki sopayla köylü çocukları kovaladı. Çocuklar, giderek azalan bir homurtuyla uzaklaşırken, küçük bir kız çocuğu, çocuk kalabalığının gerisinde kalmış, ağır adımlarla ilerliyor ve dönüp dönüp konağa bakıyordu.

* * *

Elbette her çocuğun zaman zaman aklından geçer; bir başka ailede olmak, başka bir anne babanın çocuğu olmak… Yalnız bir tanesi vardı ki o ayakları çıplak, etekleri toz içindeki kız çocuklarından birisi, rüyasında bile görürdü salıncakta sallanan o kız olduğunu. İhtişamlı konağın geniş salonlarında, aydınlık koridorlarında neşeyle koşturduğunu; karnı acıkınca da en sevdiği yiyeceklerle donatılmış bir sofraya kurulduğunu… Hep el üstünde tutulduğunu, şımartıldığını, hediyelere boğulduğunu… Küçük kız, bazı geceler yatağına yatıp da uyumadan evvel öyle çok hayal ederdi ki bunları -yani o kız oluğunu- rüyalar bitip de sabah olduğunda bile etkisinden kurtulamazdı hayallerinin. Evcilik oyunlarında adını değiştirip arkadaşlarından kendisini konaktaki kızın adıyla çağırmalarını isterdi. Hal ve hareketlerini, davranışlarını hep onunkine benzetmeye uğraşırdı. Kendi varlığından utanarak, benliğini küçümseyerek bir başkası olmayı, konaktaki o küçük hanım olmayı isterdi. Bundan dolayı çoğu kez tek göz odadan müteşekkil, en lüks eşyası bir eski kilim olan evlerinden utanır; kardeşlerinden belki de anne ve babasından bile uzaklaşırdı.

Sıcağın ve tozun kucağında kertenkeleyi kovaladıkları o günde konaktaki kız kertenkeleden korkunca küçük kız da o günden sonra huy edindi kertenkeleden korkmayı.

* * *

Müzeyyen Hanım, daima Malatya’nın sayılı ailelerinden olduğunu, babasının köyün sahibi olduğunu, ambarların yıllarca ağzına kadar dolu olduğunu, onlarca yanaşmanın kendisine hizmet ettiğini anlatır dururdu. İki kızını da hep bu saltanat hikâyeleri ile büyütmüş ancak kızları o günlere ait bir anı, bir fotoğraf, bir tanıdık sorduğunda babası ölünce amcalarının bütün malı mülkü satıp savdığını söyleyerek konuyu ustaca kapatırdı. Yalnız sözleriyle değil hal ve hareketleriyle de soylu bir aileden geldiğini vurgulamak ister gibi ayak işlerine aldırış etmez, etrafındakilere hep kendisine hizmet etmek amacıyla var olmuşlar gibi davranırdı. Çoğunlukla kocasına ev içindeki getir götür işlerine ait emir cümlelerini ardı arkasına sıralar, bir de misafir gelmişse yüksek perdeden emir cümleleri kulakları tırmalardı. “Osman, koş sandalye getir. Misafir geldi Osman, kapıyı aç. Kenara çekil Osman, çocuk otursun.” gibi. Osman Bey ise karısının yetiştirilme tarzını çoktan kabul etmiş, hizmette kusur etmemeye çalışıyordu. Karısı bineceğinde ya da ineceğinde koşup arabanın kapısını açar, bahçeyi temizler, karısı bahçeye çıkmadan evvel etrafa çeki düzen verir, kuru yaprakları süpürürdü.

* * *

Gelin görün ki gerçekler; insanın karşısına hiç umulmadık bir zamanda bir duvar misali dikiliverir. Kendi varlığını gölgelerde eritip bir başkasının suda yansıyan aksini giyinen Müzeyyen Hanım, uzun bir adımla, tereddütsüz geçiverince bacağı seğirten kertenkeleyi; yaşanmamış bir hayatın anılarını, hiç olunmamış birinin ruhunu tuzla buz ediverdi. Osman Bey, uzun bir uykudan uyanmış gibi şaşkınla karısına bakmaktaydı.