1963 Mezunları’nın, Lise’den Mezuniyetleri’nin Ellinci Yıl Dönümü Dolayısıyla,

1 Aralık 2013 Günü, “Pilav” Öncesi, Arkadaşları’nı Temsilen,

Prof. Tolga Yarman’ın,

Galatasaray Lisesi, Tevfik Fikret Salonu’nda,

Yaptığı Konuşma’nın, Metni

Önce, Sevgili Aydın’ın; Biricik Arkadaşımız, Rahmetli, Prof. Mimar Aydın Kunt’un; “Kavun Unutmadan” başlıklı; bizi bize anlatan, şaheser yapıtından, mezun olduğumuz yıla dair, bir kesit...

<<<Şimdilerde Kanada’da yaşadığını duyduğum, Sevgili Yavuz Güner (Çatlak), yaklaşık kırk yıldır göremediklerimin, arasında… Bu; arkadaş canlısı, fedakâr dostumu, özlüyorum…

Son sınıfta olduğumuz bir gün, ona yaptıklarımı ise, hala, utanarak, hatırlıyorum… Meyhane sonrası, o yıllarda hayli zor olan; “Anadolu Yakası’na geçmek” ve Kadıköy’deki evime gitmek yerine, Lise’deki yatağımda uyumayı seçtiğim, bir Cumartesi, gecesiydi… Her zamanki gibi, demir parmaklıklardan aşıp, okula girdim… 

Yatakhanem; tüm yatılılar, hafta sonu evlerine gittikleri için, nerdeyse bomboştu… “Nerdeyse” diyorum, çünkü, Tarihi Galatasaray Hamamı’a bakan cephedeki yatakhanenin bir başka konuğu daha vardı: “Çatlak Yavuz”…

Aklımca, sessiz davranmaya özen gösterdiğim halde, sallana döküle ve çok içkili geldiğim o gece, istemeden de olsa, gürültü yapıp, Yavuz’u uyandırmıştım…

Bana, uyku mahmurluğu içinde, haklı olarak, o gün ve o saatte, yatakhanede ne aradığımı, sordu… Çünkü, hafta içi günlerde, nerdeyse hemen her gece dışarıya kaçan birisinin, hem de bir tatil gecesinde, içeride, ne işi olabilirdi?.. Değil mi?

Hiç duraksamadan cevap verdim:

“Adam öldürdüm, Yavuz!” dedim. Duraksamadan, devam ettim:

“Hiç çarem yoktu, polisten kaçıp, buraya sığındım”!..

Aklımca, güleriz, diye düşünmüştüm.

Oysa, Çatlak, birden:

“Korkma, korkma, hallederiz!” deyip, yataktan fırladı… Ben tam, gırgırı anladı, birlikte dalga geçeceğiz, derken baktım, o, ciddi ciddi beni, polisten kaçırma, projeleri, geliştiriyor:

İşte, sabah erkenden kalkılacak, bana makyaj yapılıp, bir kılık kıyafet uydurulacak, “araba vapuruyla”, karşıya geçilecek (nedense “normal”, “yolcu vapurunu” uygun, görmedi), veee Yavuz’ların çiftliğinde bir müddet saklanılacak (süreyi, sonra tayin edeceğiz)…

Sonra da, Anadolu’ya geçeceğiz (Kurtuluş Savaşı’nın, başlangıcındaki gibi)…

“Bari, arada, Samsun’a da çıkalım”, diye ağzımdan kaçırıverdim…

“Tanıdık, filan mı var?” diye, karşılık verince, “Çatlak’tan ümidi bütünüyle kestim, uyumaya karar verdim…

Ama, o peşimi bırakmadı. Olayı öğrenmek istiyordu… Uykulu uykulu olsa da, mecburen, Lise’nin karşısında ve yaşamım boyunca hiç gitmemiş olduğum “Rita Bar”da güya başıma gelenleri anlatmaya koyuluverdim…

Elbette, “esas oğlan” olarak, sarışın bir konsomatris kız tavlamış ve O’nu, geceyi benimle birlikte geçirmeye, ikna etmiştim. Ama, tam dışarıya çıkacağımız sırada, kapıda, belalısı ile karşılaşmıştık…

Ben, itiş kakış arasında, adamın elindeki bıçağı, çekip alıvermiş, ve böööle, tam kalbine saplamıştım.

Tam burada, Çatlak, “Kendini korudun, ama, değil mi?” diye sordu. (Ciddi ciddi, nefs­i müdafayla, beni işten, sıyıracak, ya…)

Sonra durdu “Ah! Keşke kendi bıçağını kullansaydın”… (Zaten, hep bıçakla gezerim de, ama, nedense o gün ceket değiştirirken yanıma bıçağımı almamışım…) Her hal-u kârda belliydi ki “çatlak”, hukuk konusunda, hiç boş değildi…

Tam o an, Çatlağın, iflah etmez şanssızlığından olmalı, Hamam’ın önüne, bir polis aracı, acı acı siren çalarak, geldi ve orada durdu…

Çatlak, inanılmaz bir süratle pencereyi seğirtti. Filmlerdeki gibi yan yan, yanaştığı pencereden, aşağıyı kolaçan ediyor, bir taraftan da:“Sakın yerinden kımıldama!” diye, bana ve duruma, hakim oluyordu… Uykum, çoktan kaçmıştı…

“Yok, yok, yapamıyorum!” dedim. “Artık dayanama gücüm kalmadı, Yavuz”… “Kendimi aşağıya atıp bu işe bir son vereceğim”, dememe kalmadı, Yavuz, üzerime fırladı… “Her şeyi ben halledeceğim, sen bana bırak!”, diye, yalvar yakar oldu… Ama, bana olanlar olmuştu… Duruma uygun bir sinir krizi geçirmem kaçınılmazdı… Öyle de yaptım, “kriz numarasından”, az kalsın sahiden ölecektim. Sevgili dostum ise, beni teskin etmek için, çırpınıp duruyordu… Ta ki, ben, sızana kadar…

Hiç uyumayıp, gecenin geri kalan bölümünde yatağımın başında beni beklediğini, sonraları, sövüp, sayarak, anlatmıştı… Sonunda, iyice sızdığıma ve uyanmayacağıma, emin olduğunda ise, önce karşı kaldırımdan, çevreyi; sonra da “Rita Bar”ın kapısından, içerisini, kolaçan etmiş; hiç şüphe çekecek bir şeye rastlamamış; ama bunun, hayıra mı, yoksa şerre mi, yorulması gerektiğine, pek karar verememiş, meğer…

Ertesi sabah, yani Pazar günü, Okul’un, Tevfik Fikret Salonu’nda, bir toplantı vardı. Çatlağı zorla ikna edip, aşağıya inebildim… Salon’a gelen, kimi arkadaşlara, olup bitenden, gizlice söz ettim… Ama kulaktan kulağa, derken, kısa bir süre sonra, olayı, hemen herkes duymuştu…

İyi niyetli dostumla; benim yüzümden, bütün Sultanî, yıllar yılı, dalga geçti… Ancak, benim açımdan, işin en utanç verici yönü; başına, bütün bu gelenlerden sonra bile, dostumun: “Evet, sen bir fırlamasın, ama hiç olmazsa, “katil” değilsin”, sözleriydi.>>>

* *

Nur içinde yat, Biricik Aydın Kunt!

Sevgili Yavuz Güner, Rahmetli Aydın’ı, nasıl olsa bağışlamış, öyküyü bugün burada, aktardığım için, beni de lütfen bağışlasın!

Şu ki, 1962-63 mezuniyet yılımızı özetlemek üzere, aradım, taradım, haaarika şeyler çok, yine de bundan daha çarpıcı bir öykü bulamadım.

Hikâye’yi, Çocuklar; Sevgili Ümit Aşçı, Sevgili Alpaslan Karagülle, Sevgili Necmi Dayday, Sevgili Cengiz Nayır, Sevgili Tacettin Sucu, “Tambur”un bu yılki sayısına almışlar.

Kendilerine, bir alkış rica edebilir miyim?

“Bu ihtiyarlar”, müthiş bir dergi çıkarttılar… Daha çok tabii, kendi yazılarına ve fotoğraflarına yer vermişler … Şaka şaka… Hepsinin yazdıkları ayrı ayrı, birer, inci… 

Aynı bağlamda, Rahmetli Kemal Suman’ın, “Bitmeyen Mektep” başlıklı eserini, anmalıyım. Kendi kaleminden, Tambur’da, “Bitmeyen Mektebi” tanıtan, güzelim yazısını; muhakkak okumalısınız.

**

Evet, bari artık kouşmama, başlayayım …

Değerli Vakıf Bşk,

Değerli Dernek Bşk,

Değerli Müdire, Sevgili Meral,

Değerli Büyüklerim,

Sevgili Küçüklerim,

Biricik Sınıf Arkadaşlarım,

Sevgili Konuklar... Hanımefendiler... Sevgili Çocuklar...

Bu; benim İkinci, 50. Yıl Mezuniyet Konuşmam… “İhale”den kaçamadım… Yine, üstüme kaldı… Ama 2x50, 100 ettiğine göre, yapacağım konuşmaya, “100. Yıl Konuşmam” da, diyebiliriz, neden olmasın!..  

Bir elli yıl daha görebilsek, her halde yine benzer heyecanları, benzer anıları, evet, ilave yılların getireceği, birikim ve korkarım tedirginlikler saklı olarak, ama yine yaşıyor olacaktık.

Klişe-Mlişe,“Nasıl da geçiverdi, bir lahzede ‘yüz yıl’, mezuniyetimizden bu yana?,  derdik, yine, her halde, değil mi?

Buna da şükür , derdik, her halde... İlave, bir ellinci yıl bayramı yaşardık...

Mezuniyetimiz’in ellinci yıldönümünün, kıymetini, onun için, şimdiden bilelim... Bu evet, hepimiz, idrak ediyoruz ki, bir şölen, bir bayram...

Bu şölen, bu bayramınız, kutlu olsun, Sevgili Arkadaşlarım... Darısı, sağlık, afiyet içinde, Küçüklerimiz’in, başına, tüm sevdiklerinizin, tüm sevdiklerimizin, başına...

**

Birbirinden değerli, birbirinden ünlü, her birinin, ayrı ayrı izlerini taşıdığımız; sözleri, öğütleri, öğretileri kulaklarımıza küpe, beyinlerimize, yüreklerimize armağan, hocalarımızı; derin bir şükranla anıyoruz.

Ebeveynlerimize minnettarız... Nasıl da, kol kanat gerdiler bize... Onlar, tam anlamıyla, birer “fedakârlık abidesiydiler”... Gurularımızdılar, gururları olmamız için çırpındılar.  Şükür ki, olduk, önemli ölçüde!..

**

Ebediyete intikal etmiş tüm hocalarımıza, tüm büyüklerimize, Allah rahmet eylesin!

Bir, “Hediye 50. Yıl, Bayramı” daha olsa, her halde, en önce diyeceklerimiz, işte yine, beş aşağı on yukarı, bu sözler olurdu, öyle değil mi!..

O günkü konuşmamı da, kaçırmazsınız artık; muhakkak bekliyorum ...

**

Bugün oysa, 1 Aralık 2013 Pazar, gerçeğimiz, şu ki, Biricik Arkadaşlarımız’dan, Sevgili Akın Erişkon’u, Sevgili Kemal Suman’ı, Sevgili Aydın Kunt’u, Sevgili Mithat Kunt’u, Sevgili Orhan Kahyaoğlu’nu, Sevgili Alev Hanibu’yu, Sevgili Ahmet Şaman’ı, Sevgili Tolga Yağızatlı’yı, Sevgili Barış Perin’i, Sevgili Osman Zıllıoğlu’nu, Sevgili Osman Karaorman’ı, Sevgili Yıldırım Çavlı’yı, Sevgili Güray Tulun’u, Sevgili Osman Örneği, Sevgili Mehmet Yergüz’ü, Sevgili Muhan Arıkan’ı,  Sevgili İlhan Öztuna’yı, Sevgili Barlas Alparman’ı, Sevgili Selahattin Mangaloğlu’nu, Sevgili Müfit Erdem’i, Sevgili Mehmet Ali Şener’i, Sevgili Halil Paşakay’ı, Sevgili Özcan Erman’ı, Sevgili İlhan Erim’i, Sevgili İlker Yaltrığı, Sevgili Bülent İçel’i, Sevgili Ali Akınal’ı, Sevgili Ender Yılmaz’ı, maatessüf, kaybetmiş bulunuyoruz.

Haziran’dan sonra, altı ay geçmedi, Biricik Büyükelçi Arkadaşımız Oktay Özüye’yi, toprağa verdik.

Nur içinde yatsınlar.

Evet, hepimiz, aynı yolun yolcusuyuz!

Nedir ki, Rahmetli Babam:

-  Ben ölmeye inanmam, mekân değiştirmeye inanırım, derdi.

Bu bağlamda, ölüm elbette, hüzünlü, ama hele sıralı ise, trajik sayılmamalı!..

Her konudan espri çıkartma kültürümüz, ölüme de, aynı cingözlükle yaklaşmayı, beraberinde getirecektir.

Gözlemlerini dinlemeye doyamadığım Biricik Arkadaşım Cengiz Nayır; bir pilavımızda, şimdilerde artık, eli yüzü, nispeten düzgünce,“pisuvarlarımızdan” birinin dibinde, mesanesini boşaltırken, yanında aynı işlevdeki, oldukça “büyük bir abinin”,

Şunu da yolladık, bunu da gömdük, diye tadatta bulunurken, “Lisemiz tuvaletinde”, hala daha mesane ferahlatmasının ötesinde, hınzır hınzır, zihin rahatlama, mırıldanmasını, ustura gibi, yakalayıvermiş.   

Bunu, bana, yıllar önce, kendine özgü, müthiş espri anlayışıyla anlattıktan sonra:

Beybaba, bir de düşündüm ki, bizden, kimse kalmamışsa, o kadar yaşayıp, ne yapacağız, allaşkına ,  deyiverdi…

Bana sorarsanız (teknik bilgimle söylüyorum), “enerji” olmadan “bilgi” olabiliyor… O halde, bize ilişkin bilgi, bizden önce de vardı, bizle beraber de var, bizden sonra da, var olmaya, devam edecek.

Bu açıdan “ölüme” değil de, mekân değiştirmeye inanmaya kilitlenmiş, Rahmetli Babam, doğrusu, hiç haksız sayılmayabilir. Yani, bakın, çocuk yaşımızda, Aşağıki Okul’da “Kaaaptan Düdük”, Kaaaptan Düdük”  diye, gıpta edilesi bir omuzdaşlıkla, bağırırken, ezelden beri var olduğumuz, hissi yanı sıra, hele henüz daha, bir sevgili büyüğümüzün, bir komşunun ölümüyle karşılaşmadığımız evrelerde, ebedî olmadığımızı düşündüğümüz, hiç olmuş mudur? “Hayır”, değil mi?

Yani, “çocuk”, bizler, “ezelden gelip ebed yolculuğu yaptığımızı”, bütün şuurumuzla hissederdik, bir bakıma…

“Arada”, “kısacık bir soluk” alınan dilimden, ibaret değildi hiç, çocuk yaşlarımızdaki, “hayat kavrayışımız”…

“Ölüm” onun için, dokumuzda, doğuştan mevcut değil, sonradan, yaşayarak öğrendiğimiz bir bilgi… Kim bilir, belki de işte, bunun için, ölüme dönük nüktelerimiz, “bilginin enerji olmadan olabileceği” yönünde dikkate getirdiğim savın, bilinçaltı dünyamıza yerleşmiş geçerliliğinden ve bu çerçevede bize bahşettiği ferahlamadan, kök alıyordur…

**

Tambur için yazdığım, yazıdan bir alıntıydı, bu!.. Monsieur Dubois’dan, bu kez, bir tam not almak için çok uğraştığımı söyleyebilirim J) … Elli yıl boşa geçmedi, yani …

**

Hayata ve günümüze dönüyorum..

Elli yıl önceki, pardon dilim sürçtü , bundan önceki, yani Geçtiğimiz Haziran’daki ellinci yıl konuşmamda, şöyle demiştim:

<<<Geçen Çarşamba, yuvarlak, iki yıldır her çarşamba olduğu gibi, halen Siliviri’de misafir, Havelsan’ın Efsane Genel Müdürü, Türk Savunma Sanayii’nin bir numarası, Biricik Kardeşim, Faruk Yarman’ı ziyaret ettim... Sevgili Faruk ve arkadaşları, bu yıl, Sultanî’den mezuniyetlerinin 40. Yılı’nı kutluyorlar. Bu çerçevede, Faruğa bize, bir mesajı olup olmadığını sordum.

- “Var abi”, dedi... “Memleketimi seviyorum, Sultanî’den başlayarak, okullarında okudum, mapushanelerinde yattım... “Bu memleket bizim!”, dedi ve ekledi: “Burada “tutuklu” olan ben değilim, Galatasaray’da bize aşılanan “Vatan ve insan sevgisi”... Ama, bin defa daha böyle bir akibete duçar olacağımı bilsem,  bin kere daha, o yüce rahle-i tedristen, şerefle geçebilmeyi, seçerdim.   

Böyle dedi, Farukçum... Hepinize, selam söyledi!.. Sonra şunu ekledi:

Ey vatan, göz yaşlaaarın... Dinsin... Yetiştik, çünkü biz!..>>>

Evet, böyle demiştim, Geçtiğimiz Haziran’da...

Müjde: Umumî arzu üzerine, gittim, Farukçuğu aldım, bugün buraya, getirdim...

İşte, delilsizlik sebebiyle, Yargıtay aşamasında, beraat istemiyle tahliye olan, Biricik Kardeşim, Savunma Sanayii’nin Dillere Destan Genel Müdürü, Galatasaray’daki öğrenimini müteakiben, İTÜ Elektrik Fakültesi’nden mezun olduktan sonra,  Milli Eğitim Bakanlığı’nın Bursu’yla, ABD’nin bir numaralı üniversitesinde, MIT’de, nükleer mühendislik doktorasını, üstün başarıyla tamamlamış, sonra da önündeki kırmızı halıları teperek, yurduna koşa koşa dönmüş, Faruk Yarman!..  

**

Faruğun tahliye olacağı gün, akşam üstüne, ancak yetişti, işlemler... Bir Trakya ayazı esiyor ki Silivri’de, hiç sormayın... Dış Kapı’dan içeri süzüldüm, 5 Numaralı Cezaevi’nin Kapısı’nda, Farukçuğu, kaçırmadan karşılamak üzere, yürüyorum...

Nefes nefese vardım... Görmemişim, geçmişim meğer... Birisi

- Abicim, diyor...

Hele gözlüksüz, bana seslenen Senatör gibi giyinmiş kır sakallı beyendiyi, katiyen seçemedim. Bana oralarda, iki buçuk yıla yakın süre,  “Abicim”, diyen olmazdı ki, “Hocam” derlerdi... Onun için, tam duraksamış, vaziyetteyim...

Aaa bir baktım, Farukçuk... Birbirimize doğru koştuk. Sımsıcacık, kucaklaştık...

Farukçum:

Abicim, dedi, hayatımın en ucuz ve en uzun tatilini, yaptım!...

İşte Galatasaraylılık!..

Karşılığım gecikmedi:

- Cim bom bom ...

Farukçuk, bu tarihî günde, burada, yuvamızda, yuvasında, aramızda...

Şunu söylemeden geçemeyeceğim, Sevgili Faruğun mazhar olduğu adalete, layık, daha yüzlerce vatan evladı var orada... Niyaz ediyoum, bir an önce adalet, tecelli etsin!..

Şu ki, Allah, onları değil, asıl, günü gelince bu vebalin hesabını verecek, olanları kurtarsın!..

**

Yeri gelmişken, Birinci, Ellinci Yıl Konuşmam’dan, bir alıntı daha yapayım...

“Galatasaraylılık”,bu topraklarda ne pahasına oturduğumuzu tefekkür ederken, aynı zamanda Hubble Teleskopu’nun gözüyle evreni seyre dalmaktan, uzak durmama, derinliğidir.

Ancak, Hubble Teleskopu’nun gözüyle, evreni temaşaya dalmışken bile, bu topraklarda ne pahasına oturduğumuzu, Büyük Atatürk’ü, Cumhuriyet’i ve onun değerlerini bir dakika dahi akıldan çıkarmama, terbiyesidir.

Bilhassa, böylesi bir rahle-i tedristen geçen gençlerimiz, için söylüyorum:

Kendinize lütfen güvenin, içinizdeki ateşin gücüne inanın.

Sizler müstesna birikimlere sahip, güzide varlıklarsınız...

Aşamayacağınız engel, yenemeyeceğiniz zorluk, yoktur. Bunu hatırlayın ve hedefinize kilitlenip, özgüven içinde, yolunuza devam edin...  

**

Bitiriyorum…

Ancak, Sınıf Arkadaşımız Biricik Altan Darnel, hafif rahatsız, O’na kuvvetli bir moral alkışı, rica ediyorum... Gerçi o hayat öpücüğünü kimlerden alacağını biliyor, ama olsun, bu coşku, onun moraline, moral katar...

**

Devam edeyim: Sevgili Faruğun şahsında, keşke yanılsam, milli savunma sanayiine, saldırıldı. Bu arada ailemize, yuvamızdan edindiğimiz duruşa, aldığımız terbiyeye, göz dağı verilmek istendi. Genelde, Cumhuriyet’in değerlerine, Ulu Önder’e saldırılmak isteniyor...

Ama işte, bundan ötesi, yemiyor!

Vurgulamak isterim... Enerjinin olduğu yerde, siyaset vardır... Hatta kirli siyaset vardır, hatta, hatta kanlı siyaset vardır...  Saddam bir felaketti, ama O’nu yaratan Batılı Doktor Frankeştaynlar yanında minyatür bir felaket kalıyordu.

Saddam’la olmadı... Haçlı orduları da yetmedi!.. Bölgede mezhep savaşı çıkartılmak suretiyle, İran vurulmak isteniyordu. Bizse, buna alet edilmek isteniyorduk.

Çok şükür, İran odaklı yeni gelişmelerle; Bölge de; genelde Dünya da; ölümcül sarmaldan, bir parça olsun, çıktı; rahat bir nefes alıyor, sanki...

Yine de şer odaklara yaranmaktan çıkamayan yönetimler için söylüyorum: Emperyalizmin kucağında milli siyaset olmaz. Olsa olsa maşa olunur!..

Gelişmeye, dümen tutma kurnazlıklarıyla, tabaspus gösteren alt yönetimler için söylüyorum: Kendinizi küçültmeyin! Başında olduğunuz kurumları ise, hiç küçültmeyin!..  Yoksa altında kalırsınız!..

Her al-u kârda bu topraklar, buram buram, destan, topraklardır... Irak’a katiyen benzemez, Suriye’ye de,  benzemez...

Bizim karakterimiz, şahsiyettir, dik durmaktır, ödünsüz, bağımsızlıktır...

**

Tambur’daki yazıyı, Yitirdiğimiz Can Arkadaşlarımız’a ithafen yazmıştım, ama yazının resmettiği dekor hepimizi anlatıyor.

Onun için, “Gelecek Program’dan Fragmanlar” olarak, gözetebiliriz. (“Gelecek Program’dan Fragmanlar” deyimi, Lise’deki yıllarımızda(1950’ler ve 1960’ların başlarında, yani), sinemalarda, filim başlamadan önce,  müteakip hafta oynayacak filimden gösterilen kesitler için, kullanılırdı, hatırlarsınız…

**

Bu sefer sahiden bitiriyorum  …

Nur içinde yatsınlar, toprağa verdiğimiz, Can Arkadaşlarımız…

Ve nasip etsin, Yüce Yaratan, “Gün” gelince, nur içinde yatmayı, hepimize!..

Durun durun, o kadar karamsar değil, söylediğim… Çünkü, Biz’e ilişkin bilgi, işte ne güzel ki, Evren’in bağrında, var olmaya devam edecek, olarak…

**

Hepinize sağlık, afiyet ve mutluluklar diliyorum... Duraksız bir yaşama sevinci diliyorum.

Çocuklar, Çocuklarımız iyi yaşasınlar, çok yaşasınlar...

**

Üçüncü, 50. Yıl Konuşmama da, beklerken  , hepinizi, şimdiden hasretle kucaklıyorum...

Kucak dolusu, sevgiler, derin saygılar sunuyorum...

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile