Bu yazıyı, 24 Şubat 1992’de kaybettiğimiz, tüm hayatını bana ve değerli kardeşlerime vakfetmiş,

yetişmemizde söze gelmez güzelliği bulunan,

Sevgili Teyzemiz Zehra TÜRKER’in anısına ithaf ediyorum.

Nur içinde yatsın.

                                                                                                                                             T.Y.

Beyin, sanırım, tüm yaratıcı özelliklerine karşın, hangi disiplinde oluşmuş bulunursa bulunsun, yaşlanmayla,“koşullanmaların” pençesine düşüyor. Bilimle en üst düzeyde uğraşan insanların dahi, kendilerini bir zaman sonra, koşullanmaların hipnozundan kurtaramadıklarını izliyoruz. İnsanlar, hele belli bir yaştan sonra, (bir bilgisayar deyimiyle ifade edersem) “beyinsel yazılımlarına” ters bir işaret algıladıklarında duygusallaşıyorlar, kızıyorlar, o işareti kabul etmiyorlar.

Elektrikte “Devreler Teorisi”nin babası Kirşof, geçen yüzyılın sonunda, daha ortada ne Görecelik Kuramı, ne Kuvantum Mekaniği varken, kendi bilgisine bakarak, “fiziğin sonuna” gelindiğini, ciddi ciddi düşünebilmiştir.

Koca Einstein, çağdaş fiziğin devrimci önderiyken, “Tanrı zar atmaz” diyerek, maddenin sonsuz küçüklüklerini anlamaya yönelik Kuvantum Mekaniği’ni Atomistik Kuramı, bir türlü içine sindirememişti, reddetmişti.

Yaratıyorum, Öyleyse Özgürüm!..

“Düşünüyorum öyleyse varım” diyebilmek, tabii önemli. Ama bugün, daha önemli olan nedir biliyor musunuz? İnsanın, “Yaratıyorum öyleyse özgürüm” diyebileceği bir düzleme yükselmesidir. “Yaratmak”; bir bakıma başkası gibi düşünüp var olmanın, ya da toplum gibi düşünüp, kendini güven içinde hissetmenin ötesinde... Zamanının ne kadar “devrimsel” olursa olsun, “yaratıcı düşüncelerinin” giderek rutinleşen ezberciliğine, kapılmaktan arınmak, demektir.

Ne var ki, yüzümüze alışır gibi düşüncemize ve düşünce yöntemlerimize alışıyor; bir zaman sonra da, onlardan çıkamaz oluyoruz...

Kimsenin ve hiçbir bilim camiasının kendi düşüncesini etrafa, her ne şekilde olursa olsun, “mutlak” ve “evrenselmiş” gibi takdim etmeye, hele kendi gibi düşünmeyeni “itham etmeye”, hakkı olmamak gerekir.

Bir düşünceyi, “saçma” bulabilirsiniz. Ama o düşünceyi “saçma bulduğunuzu” söylemeye, kendinizi “yetkin” sayamazsınız. Size-göre-saçma-düşünen biri gibi, neden düşünmediğinizi; o da ancak kendinize-göre-yürüteceğiniz-akılla, söyleyebilirsiniz.

* * *

Geçende bir din adamı ile bir topluluk önünde,“evrenin yaradılışını” konuştuk. Bana göre, kabul edilemez şeyler söyledi. Sakallı-bıyıklı, inançlı bir insanın söyledikleri için, “bunların hiçbir manası yok” demeye, hakkınız olmuyor.

Din adamı şöyle diyordu:

Cennette her birimize, ayrı ayrı, şu üstünde yaşadığımız dünya kadar yer düşecek. O kadar çok şey istiyoruz ki, bu zaten, ancak yetebilir...

Karşılık olarak şunu söyleyebildim:

Böylesi düşünceleri, biz bu kadar hızlı telaffuz etme hakkını, kendimizde bulamayız. Dolayısıyla da, böylesi düşünceleri yayamayız ve yayılmasını, özellikle çocuklarımıza, belirli açıklamalar olmaksızın dayatılmasını, onaylayamayız.

Ben bu sözleri söylerken, Sevgili Teyzem ölümcül bir hastalığın pençesinde, komadaydı. Yakında hayata gözlerini yumacağını biliyor, bizden ayrılacağına üzülüyor, ama onu “ahirette” Dedem’le Anneannem’in karşılayacağını düşünerek seviniyor, serinliyordu.

İster benimseyin, ister benimsemeyin; düşüncenin ve inancın, beyindeki “fiziko-kimyasal” bir gerçeklik” olduğunu kabul etmelisiniz.

Bilim, Önce Anlamaktır!..

Tarihte, çok düşünce kavgası olmuştur. İdeoloji kavgaları, çıkar çatışmalarından kaynaklanmıştır. Temel hak ve özgürlüklerin yerleştirilmesi, kolay olmamıştır. İdeoloji kavgası “polemikçi” bir üslupla yapılır. Bu, eşyanın tabiatındadır. Şu var ki, bilim bambaşka bir etkinliktir. Benim öğrendiğim bilimin doğasında, “engin bir esenlik”bulunuyor. Buradaki tartışmada, duygusallığa yer yoktur... Kavga yoktur... Alabildiğine yumuşak, sanki sonsuz bir akıl yürütme süreci vardır... Anlatmaya çalıştığım, öyle bir ruh hali ki, insanı derinlemesine yakalıyor, rahatlatıyor, yükseltiyor, yüceltiyor...

Böyle bir ruh hali içersinde olarak, “bilim” nedir,“bilimsellik” nedir diye, soracak olursanız; önce, yalın tek bir sözcükle yanıt vermek isterim:

Anlamaktır.

Anlamanın İki Boyutu

Anlamanın iki boyutu var. Birinci boyut, “sözlük boyutu” diyebileceğimiz boyut. Sözlüğümüzdeki her sözcüğe, öteki sözcüklerimizden bazılarının bir karışımıyla karşılık getirme boyutu. Sözlükte olup, bilmediğiniz bir sözcüğü, ya da kavramı, sözlüğümüzde mevcut diğer sözcükler  ya da kavramlar cinsinden, “anlayabilirsiniz”.

Anlamanın ikinci ve daha zor bir boyutu var... Sözlüğünüze yeni bir kavram eklemenize ilişkin boyut.

Bilimin uğraşı; tezgâha aldığı kavramlar arasında, ilişkiler kurmaktır. Bu nispeten rutin bir uğraşıdır. Bilimin asıl heyecan verici uğraşı; yeni kavramlar, yeni boyutlar belirleyerek, mevcut anlam dünyasını yırtıp, daha öteleri, çok öteleri kucaklamasıdır.

Bilimsel açıdan yapılabilecek en büyük bir yanlış, mevcut  “anlam dünyasıyla” sınırlı olduğumuzu düşünmektir. Anlam dünyamıza yeni boyutların nerelerden açılacağını kestirmekse, kolaydan hiç mümkün değildir. Bir anlam dünyasının, bir gerçeği anlamak açısından ne ölçüde yeterli olduğu, salt, o anlam dünyasındaki verilerden hareketle çıkartılamıyor.

Bazen anlam dünyamız, gerçekle zıtlaşıyor. Zıtlığı, salt, anlam dünyamızın bahsettiği kavramsal ilişkilerle aşamıyoruz. Zıtlığı aşmak için, anlam dünyamızı, tamamen değiştirmek değilse bile, dönüştürmek gerekiyor.

Bilim Dünyamız, Hissettiklerimizi İfade Etmekten Henüz Uzaktır!..

“Dış dünyayla”etkileşmemiz, önce “algılama” yoluyla oluyor.

“Algılama”, dış dünya ile “kendi-anlam-dünyamız” arasında karmaşık bir ön süreçtir. Bu süreç anlamanın ilk basamağıdır. Algılamayla başlayıp anlamaya uzanan uğraşta, dış dünyanın verilerini, kendi anlam dünyamızın terimleriyle “örtüştürmeye” çalışırız. Böylesi uğraş matematikte iyi bilinen bir “dönüşüm” işlemi olmaktadır. İşlemin “tam” olabilmesi için, anlam dünyamızın terimleri ile dış dünyanın verileri, “tam” örtüşmelidir. Örtüşme, giderek iyileştirilebilse dahi, hiçbir zaman mükemmel kılınamamaktadır. O zaman örtüşme, matematik deyimiyle “çarpık” ya da “uyuşmaz” olmaktadır. “Uyuşmazlık”, anlam ve anlama bozukluğuna yol açar.

Anlam dünyamızı biz yaratıyoruz, beynimiz yaratıyor. Anlam dünyamızda; temel kavramlar, bunlardan oluşan tümceler, o arada metin kümeleri bulunuyor.

Hiçbir zaman diyemeyiz ki; dış dünyayı anlamak üzere belli temel kavramlardan, tümcelerden ve metin kümelerinden oluşan, “tek-bir anlam dünyası” inşa edilebilecektir. Ne mümkün? Yeryüzünde konuşulan şu kadar dilin olması; o dillerin ifade ettiği anlam dünyaları birbirleriyle yakınlıklar gösterse de; dış dünyayı anlamak açısından, “birçok anlam dünyasının” inşa edilebileceğinin bir işareti değil mi?

Bilimsel uğraşın ilk bir alanı “anlamak” ise; diğer iki alanı günümüzde, “öngörmek” ve mühendisçe  “yapmaktır.”

“Günümüzde”diyorum, çünkü bakın “bilimsel uğraşımız”, halen anlattıklarımız yanı sıra “hissettiklerimizi” ifade etmiyor. Oysa “hissediş”bir nevi  “anlamak” değil mi? Güzel sanatların her dalı, resim, müzik, sinema, yontu ve daha nice uğraş alanı, genel olarak bilim dünyamızın kapsayamadıklarını hissediyor,  “anlıyor”, ifade ediyor ve ölümsüzleştiriyor. 

Bu açıdan bakılınca “bilim dünyamız”, anlam dünyamızda bir “alt küme”, bir anlama ve ifade aracı, dolayısıyla hepsi hepsi bir “dil” dir. Şimdi bu dili, birçok bilim adamının yapmaktan kaçınamadığını izlediğimiz şekilde tabulaştırır, dinleştirip tapınma konusu yaparsak, o zaman “mutlak” saydığımız miniminnacık öz-dünyamızın, bağnazlık sancılarıyla, tutsağı olur, gideriz.

Kendi dışımızda bir “dünya” olduğu muhakkak. Ne var ki, bu dünyayı beynimizle, “öznel” olarak algılamaktayız. O nedenle dış dünyayı, kendi anlam dünyamızın ötesinde “mutlak” saymaya kalkmamızın, pratik hiçbir yararı olmuyor. Bunu unutmayalım.

Anlam dünyamızı genişleten çıkışlar, ilginçtir, çoğunlukla kestirmeden söylersek,“kartezyen çıkartsamalarla” değil, hissedişlerle gerçekleşiyor.

Salt bilim dünyamız, hisler ve hissediş olmaksızın, müthiş bir eksiklik, yalnızlık içinde görünüyor.

Bu sözlerle tutkunu olduğum madde-bilim uğraş alanımı yadsıdığım, küçümsediğim, düşünülmemelidir.

Hele mitologyavari“destursuz masalların” diliyle, bilim söylemini bir tuttuğum, hiç sanılmamalıdır.

Şu var ki masallar, sonuçta, dış dünya ile beyin arasında “iyice-çarpık-bir-dönüşümle” de olsa, bir hissedişi, bir algılamayı resmetmektedir.

“Hissedişin”, gerçek dünyayla bağlantısının “çarpık” olması, onun, “bizim-öznemizin-bir-gerçeği” olması gerçeğini, değiştirmez ki...

Hem nice koca koca bilimsel düşünme yanılgıları, dış dünya ile bilim adamının beyni arasındaki çarpık dönüşümlerden, kaynaklanmamış mıdır?.. Dolayısıyla, neyin (az veya çok) “masal”, neyin “bilimsel gerçek” olduğunu tamıtamına ayırtedecek, mutlak bir ölçü sanırım, yoktur.

Diğer bir yandan, bilim, birçok güzelliği ortaya koymuş olmakla beraber, henüz emekleme safhasındadır. Bizi henüz çok eksik bırakmasına karşın, onu bir de “hissedenleri” inciterek, “inanç sahiplerine” dönük saygı kusuruna düşerek, putlaştırmamız, sanki başka türlü bir“tapınma ihtiyacını” sergiliyor.

Anlamak, Öngörmek, Yapmak, Hissetmek

Bilim, anlamak ve öngörmek için yapılır. Bir şeyin nasıl olduğunu iyi anlıyorsanız, nasıl gelişeceğini kestirebilir, öngörebilirsiniz. Bu tabii, çok keyifli bir uğraştır. Daha da iyisi, anlamak ve öngörmek uzantısında, “yapmak” ve “denetlemektir”. Otomobiller, gemiler, uçaklar, uzay araçları, nükleer reaktörler, dev fabrikalar hep işte anlamak, öngörmek ve yapmak sürecinin görkemli yapıtlarıdır.

Atomu, çekirdeği bilirseniz, maddeyi öyle yoğurursunuz ki, kucak kadar taştan, uranyumdan, Keban Barajı’nın bütün bir yıl boyunca ürettiği kadar enerji üretebiliyorsunuz. Bu tabii, insanlık adına öğünülecek bir gelişmedir. Şu da var ki, böylesi güzel bir sonuç almak üzere yarattığınız Çernobil Nükleer Reaktörü gibi bir “mahlûkun” davranışlarını, tam kestiremiyorsunuz... Böyle ise, sonunda “felaket” olduğu için, “hiç” kestiremiyorsunuz, demektir... Bu da, insanlık adına, yerinilecek bir gelişmedir...

Ne tuhaf değil mi? Hiç bir trajik teknoloji kazası, Kartezyen senaryo çalışmalarıyla öngörülebilmiş değildir. Ne Titanic, ne Challenger, ne Çernobil; “facia” olarak “geliyorum” dememiştir. Teknolojinin yarattığı bu dev mahlûklarla ilgili anlam dünyamız, ancak, faciaların yaşanmasıyla, değişme ve olgunlaşma olanağı bulmuştur.

Oysa bakın, sokaktaki adam, şu nükleer reaktörler konusunda, bilim adamları hangi bilimsel gerçeklere yüklenmiş olurlarsa olsunlar, hiç bir zaman, tam yatışmamıştır.

Kısaca faciayı, bilim dünyası öngörmemiş, ama sokaktaki insan hissetmiştir.

Sakın ola ki buna bilimsellik adına, saygı duymazlık etmeyelim.

“Nasihatı musibetten almak”, bilim ve teknoloji adına, tabii hiç hoş değildir.

“Musibetsiz” ilerleme ve gelişme, bir yerden sonra galiba kolaydan olmuyor. Bunu kabul ederim. “Nasihatin, sonunda musibete patlayacağının” bilincine varılması koşuluyla!..

Disiplinler Arası Zayıf, ya da Çatılmamış Bağlar

Değinmek istediğim ilk hamlık, çeşitli disiplinler arasındaki bağların genelde “pek”, yer yerse “hiç” kurulamamış olmasıdır. Örneğin fizikle kimya, kimyayla biyoloji, biraz biraz bağdaşıklaşmıştır. Fizik ve kimyanın, mühendislik bilimlerine iyice bir taban oluşturduğu da, söylenebilir. Ama tıp öyle değildir. Psikoloji, psikiyatri, hele sosyoloji, hiç öyle değildir. Yani, hemen hemen aynı bir düşünce sistemiyle çalışıyor olsalar da, temel bilimden toplum bilime uzanan doğrultuda, bilim dalları, kendi temel kavramlarını ve ilkelerini, ayrı ayrı düzlemlerde belirlemekte, analizleriyle öngörülerini, bu söz konusu farklı düzlemlerde geliştirmektedirler.

Herşey bir tarafa, demek ki bugün için insanlık, öyle homojen, türdeş, içi doyumlu derecede dolu, bir bilim dünyasına sahip değildir.

Gerçi toplumsal davranışları, temel parçaçık fiziğinden türetmeye kalkmak, fantazik gibi görünüyor. Ama söz gelişi karaciğer fonksiyonları için, beyin olayları için durum, pek öyle değildir.

Fizikten tıbba; kimya, biyoloji ve mühendislik geçişli sapasağlam bir kuramı bilim dünyası o kadar özlüyor ve onu gerçekleştirmeye o kadar çaba sarfediyor ki... Ama, işte, yolun sanki hayli başındayız...

Bu noktada, bilim ve teknoloji dünyamızın öteki bir hamlığına değineyim.

Canlı Eşyayı Doğru Dürüst Anlayamıyoruz!..

Maddenin ilkel denilebilecek örgütlülük düzeylerine ilişkin analiz, keza yapım uğraşlarında, günümüzün bilim ve teknoloji dünyası, önemli ölçüde, başarılı sayılabilir. Artısıyla eksisiyle, bu savın birkaç örneğine, az önce değindik.

Ne var ki, maddenin üst örgütlülük hallerinde halen “sıkıntı” çekildiği ve buralara bir türlü doyumlu, özgün analiz açılımlarının getirilemediği, kaydedilmelidir. Şu balıkların, balinaların kıvraklığına bakın; dev demir yığını gemilerin, denizaltıların suya, su altına yakışmazlığına bakın. Benzer saptama kuşlar ve uçan maden yığınları için yapılacaktır. Hiç balina yüzerken batıyor mu? Kuş uçarken düşüyor mu? Basit bir denizanasının suyla kuçaklaşmasına, sarmaşmasına dikkatinizi verin. Oradaki kıvraklığın hareket denklemlerini; deyim yerindeyse“dang dung” ötmeyen, yepyeni bir “yumuşak-terimler-matematiği” ile ifade edebiliyor muyuz, bugün?..

Sözünü ettiğim canlı eşyayı, daha doğru dürüst anlamıyoruz bile. Öyle bir dünyaya benzer bir dünyanın “mühendisliğini” yapmaktansa, çok uzağız.

Anlam dünyamızı, canlı dünyayı kavramak üzere, bugünkü bilimsel yöntemlerimizden farklı yöntemlerle değiştirmek, dönüştürmek ve geliştirmek zorunda kalmayacağımızı, öne süremiyorum.

Böyle bir bağlamda, masal vari olsun, “hissedişlerin” o kadar önemi olabilir ki... Sakın bunu ıskalamayalım.

Anlam Dünyası, İnanç Dünyası

Sayageldiğim eksiklikler saklı olsa da, “bilimsel düşünme yöntemlerimiz” açısından kendimizden memnun olduğumuz, söylenebilir. “Matematik anlatım” herşeye rağmen güçlü bir düzeye ulaşmıştır. Çağdaş pek çok örnekten biri olarak, o açıdan, uzay uyduları aracılığıyla“elektromanyetik algılama”“işaret işleme”“resim ve kimlik tanılama” kuramı, kaydedilebilir. Ama yine de, biyoloji dünyamızı, hele beynimizi tanımanın, daha ön basamaklarındayız. Resim ve kimlik teşhisinin “optik ve elektronik matematiğini” biliyoruz. Ne ki, işte doyumlu bir “biyoloji ve beyin matematiğinden” çok uzağız.

İleride, şimdi fantezik görünse de, “hissedişin matematiği”, çok muhtemelen, bugün bilinenden hayli farklı terimlerle çatılacaktır.

Gerçekte klasik matematik de, “fantezi” olarak görülebilir. İlk bakışta söz gelişi, “bir doğruya iki dikmenin paralel olacağını” düşünüyoruz. Ama birisi çıkıp bu paralellerin pekala kesişeceğine ilişkin bir matematik geliştirebiliyor. Nitekim, örneğin Ekvator’dan Kutup’a doğru çıkan iki  “dikme”, dünyanın küresel yüzeyini tırmanınca, kutup noktasında, pekala kesişiyor.  

Her türlü zihinsel uğraş “anlam dünyasının” ötesindeki bir “inanç dünyasıyla” içiçe, soluk alıp veriyor. Anlamak, inanmaya açılıyor. İnanmak anlamaya yardımcı oluyor.

Bu sanki bir “bilge” için de böyle, bir “şizofren” için de...

Bilge, inanç dünyasını, çok çabayla oluşturulmuş bir kavramlar zemininde özenle kuruyor. Örneğin “inanç” ile “inadı”, ayırdediyor. Bilgiyi, kişiliği ile özdeşleştirmiyor. Bilge olmayansa, bunları yapamıyor.

“Bilge”kimin olduğunu, kiminse olmadığını kestirmek, hiç mümkün değil. Fazla olarak, bilgenin her davranışının “bilgece” olduğunu öne sürmek de mümkün değil.

Öyleyse, birbirimize, farklı farklı düşünüyoruz diye, ne olur kızmayalım. Hele ninelerimize, dedelerimize “abuk sabuk düşündüklerini”ileri sürerek, hiç kızmayalım. Onların inançlarına saldırmayalım. Onların inanç dünyalarını yıkınca, yerine “sağlıklı” bir dünya getirebiliyor muyuz?

İnanç dünyası, anlam dünyasının bir yoldaşıdır. Anlam dünyası ise beynimizin edindiği bilgilerin dünyasıdır. Farklı bilgiler, farklı bir anlam dünyası ve farklı bir inanç dünyası oluşturur.

Anlam ya da inanç dünyaları, birbirleriyle doğallıkla, çatışabilirler. Çatışma bilim dünyasının sorunuysa; “polemikçi” olmayan, sevecen bir üslupla, aşılmaya çalışılır. Öteki türlü, öyle ya da böyle, “siyasi” davranıyoruzdur.

Siyasi davranmak olmaz mı? Tabii olur. Ama o zaman böyle davrandığımızı bilmemiz gerekir.“Bilim” adına, kılıçla, kızarak, ya da parmak hesabıyla, bir görüş ya da inancın, öteki bir görüş ya da inanca üstünlüğünü sağlamaya uğraşmak gibi bir lüksümüz, yoktur.

Öteki türlü maalesef, tabulaştırdığımız “bilimsporun” fanatik bir “yandaşı” oluveririz.

Başkasına değil, kendimize seslenmek istiyorum:

Düşünürken, hele bilim adına, madeni sesler çıkarmayalım... Denizanasının suyla sevişirken tablolaştırdığı güzelliği, uyumu, yakalamaya çalışalım... Nice üst doğa güzelliğine yükselelim... Yeni, yepyeni doğa güzelliklerini, biz varedelim...


[1] Cumhuriyet Bilim Teknik, 20 Mart 1992       

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile