1- Prof. Dr. Merhum OKTAY SİNANOLU hocamızla ne zaman, nerede ve hangi vesile ile tanıştınız?

TÜBİTAK Bursu ile MIT’ye (Massachusetts Institute of Technology’ye), Nükleer Mühendislik ve Nükleer Bilimler alanında doktoramı yapmaya gitmiştim...

New England (Massachusets, Vermont, Maine, Rhodes Island, Connecticut, New Hampshire Eyaletleri’nde Okuyan Türk) Öğrenciler Birliği Başkanı idim.

Hafta sonları toplantılarımız olurdu.

Oktay Hoca o zaman Yale Üniversitesi’nde... Makaleleri önümüzde...

Çağırırdık, bizi kırmaz, atlar, gelirdi.

Kendisini hemen herkes gibi, o daha Yale’de, 28’inde Profesör olarak, atandığında uzaktan tanımış ve O’na büyük hayranlık beslemeye başlamıştım. O evrede henüz, Galatasaray Lisesi Son Sınıf’ta idim...

Sonrasında, üniversite öğrenimimi, Fransa’da, kestirmeden, “Lyon Teknik Üniversitesi” diyebileceğimiz “Institut National des Science Appliquées de Lyon”da tamamlamış, 1967-1968’de, İTÜ Fiziko Kimya Kürsüsü’ne, asistan olmuştum...

Burada başka bir büyük beyinle bulunmanın ayrıcalığını, yaşadım: Prof. Talat Erben...

Talat Hoca ile, uzun uzun bilim söyleşilerimiz olurdu... Oktay Hoca, söyleşilerimizin bir köşesinde muhakkak olurdu...

Boston’a, MIT’ye, kısacık çerçevelendirmiş olsam da, işte böyle bir halet-i ruhiye içinde gitmiştim.

Oktay Hoca ile ilk karşılaşmamız, işaret ettiğim gibi, MIT’de, öğrenciler olarak toplandığımız “Student Center”de oldu. Bizi kırmamış, gelmişti...

Bu, ilk bir sayfa...

İkinci önemli bir sayfa şöyle gelişiyor:

Siyasetle çok haşır neşir olduğum yıllar: 1983 - 1993...

O zaman şimdiki gibi değil... Siyasete omuz verecek bir öğretim üyesi iseniz, Üniversite’den ayrılmanız gerekiyor...

1983’de, bu çerçevede, “demokrasiye” tekrardan geçiş evresinde, Rahmetli Erdal İnönü’nün beni onurlandırıp, CHP’nin yerine açılmakta olan “Sosyal Demokrasi Partisi”nin kurucularından biri olmaya davet etmesi uzantısında, üniversitemden tereddütsüz istifa ediyor, bu çerçevede cübbem yanı sıra, profesör maaş güvencemi, giderek emeklilik güvencimi bir çırpıda, bir yana bırakıyorum...

O evrelerde, bana en çok “kürsüden” uzak kalmak acı veriyor... Keza, araştırmadan...

Bir yandan, siyasette yapmam gerekenleri yapmaya kilitleniyor, ama aynı zamanda, bilimsel olarak, yazamamaya, büyüyegiden açlığımı, aşmaya çalışıyorum...

Kendime, kendi kendimle arkadaşlık etmem imkanını, bahşedecek, bir konu arıyorum...

Ama öyle bir konu olmalı ki bu, laboratuvar gerektirmesin, öğrencim de yok, ayrıca yeni yazını (literatürü), onun temini de, çok zor çünkü takip etmemi, gerektirmesin... Böyle bir konu olacak...

Konu bir bakıma hazırdı, çünkü, Fransa’daki öğrencilik yıllarımdan beri zihnimde asılı duran, MIT’deki yıllarımda tomurcuklanan konuydu, bu!.. Einstein Görelilik Kuramı’yla, Kuvantum Mekaniği’ni birbirlerine bağlamak ve bu çerçevede, içime bir türlü sindiremediğim, Einstein’ın Genel Görelilik, yani Gravitasyon Kuramı’na alternatif olacak, şu ki esas itibariyle, Kuvatum Mekaniği’nden kök alacak kuramı yazmak... Muhakkak yeni bir şey yapmak üzere değil, hayır, anlamadığımı anlamaya çalışmak üzere matematiksel türetimler yapmak, bunları yazmak...

Yıllarca, kendi kendime, bu doğrultuda çalıştım... Vaniköy Caddesi 81 numarada... Burada... O zaman şimdiki ferahlığımız hiç yok... Kışın paltoyla oturuyorum... Boynumda atkı... Bir aygaz sobasıyla ısınıyorum... Ayaz, pencere çerçevelerinden içeri sızıyor... Bu koşullarda, siyasî toplantılarım dışında, ki, o evrede bir ara (1989 – 1991) Parti’nin İstanbul İl Eğitim Kültür ve Eğitim Komisyonu Başkanlığını deruhte ediyorum, duraksamasız, çalışıyorum...

Arada, bir - iki, ama “kenarda” sayılabilecek (tepede değil), yayınım oldu...

Fakat yazdıklarım, yurtdışında, pasa reddediliyordu...

Bir huyum vardır... Bir yerde takılıyorsam, bunu, kendi yetmezliğimden bilmem, “Burada bir bit yeniği olmalı, muhakkak!”, derim... 

Yıllar boyunca öyle yaptım...

Makalelerim rededildikçe, düşünceme, ilave matematik payandalar türetegittim...  

Yıllar yılları kovaladı...

Kendi kendimle arkadaşlık etmek ve Einstein’ın Genel Görelilik Kuramı’nın, türetim yollarını, içime sindiremediğim sonuçlarını, kendi kendime, kendime özgü yollardan türetmek üzere giriştiğim gayret sonucu, başta beklemediğim kadar ciddi bir noktaya, epey bir gelmiştim, ama dediğim gibi, sonuçlarımı Dünya’ya kabul ettirmede zorlanıyordum...

Makalelerim, yurt dışına gidip gidip, oradan döndükçe, düşüncemin çalınabilecek olmasına dönük kaygı, içimde büyüyegidiyordu...

Sonunda, sırf kayda geçirmek için, iki makalemi, en büyük üniversitemizde kökleşmiş olarak çıkan Dergi’ye yolladım (Chimica Acta Turcica, İÜ)... Yıl olmuş, 1997...

Saklamayacağım, salak saçma bir “hakem raporuyla”, çalışmam, burada da reddedilmişti.

Editör, Sevgili Arkadaşım Prof. Murat Orbay...

O’nu aradım ve dedim ki:

- Muratçım, adımı sevenler çok, ama hele siyasetteysen, sevmeyen ayrıca olmaz mı? Sırf “gıcıklık” olsun diye, hele “gizli bir ortamda” (hakemin adını yazar genelde bilmez), çalışmama, onu imha etme şehvetiyle, dalmış bir hakem gibi görünüyor, seçtiğin hakem, dedim...

- Haa, tabii, olmaz mı, olabilir, Hocam dedi, müsaade ederseniz, makaleleri Oktay Sinanoğlu Hoca’ya yollayayım!..

- Haaarika olur, dedim...

Sonra beklemeye başladım...

Bir yandan da içim içime sığmıyor...

Sanırım iki aya yakın zaman olmuştu, dayanamadım, Oktay Hoca’yı aradım... “Merhaba”, “Nasılsınız”dan sonra, zaptedemedğim bir dürtüyle konuya atladım:

- Hocam, makalelerde bir mânâ var mı?

- “Bir mâna” mı?, dedi... “Kaç mâna”, birden, yok ki!..

Dünyalar benim olmuştu...

Oktay Hoca, makaleleri daha da çalışmak için bir parça zaman istedi...

- Beni, bir iki ay sonra, ara, lütfen, dedi, hem bir parça yarenlik ederiz, hem de “hakem raporunu” yazarız, dedi...

Öyle yaptım...

1998 Kasımı’ydı sanıyorum...

Moda’da, bir çay bahçesinde konuştuk... Saatlerce konuştuk...

Çalışmamı övmesi benim için bir ayrıcalıktı...

Neticede, “Bilim Kilisesi’ne baş kaldırışım”, ayrıca çok hoşuna gitmişti.

Kuvamtum Mekaniği’nden Gravitasyon sonuçlarını almama, şaşırmış, bir o kadar sevinmişti.

Bir nezbe olsun:

- Yahu, bunu nasıl göremedik, yönünde oluşabilecek bir kompleks, kırıntısı, sergilemedi.

Tersine yaptıklarımı, bir kardeşinin yapmış olması, O’nda kıvanç duygusundan başka bir duygu uyandırmamıştı.

Nasıl “yüksek bir bilim namusu” taşıdığını, o gün yakından görmenin hem kıvancını, hem de sevincini bahşetti bana...

Böyle zamanlarda insanlar genelde ve “maalesef”, diyeceğim, şuna benzer laflar ederler:

- Yaa, aradan yüz yıl geçmiş, bunu birisi muhakkak düşünmüştür.

- Koskoca Einstein yanılmış olabilir mi, Abi... Teori’nin üzerinden, daha nice dev beyinler geçti!..

- Yaptığının, muhakkak bir yerinde, yanlış vardır!..

- Onca adam görmemiş, ben de görmedim. O halde bu “doğru” olamaz Abi!..

Gülünç olduğu kadar, “aşağılık kompleksi” yüklü tepkilerdir bunlar...

Çok Sevdiğim bir Matematikçi Arkadaşım’a, Einstein’ın yerçekimi nazariyesinde bir arıza olduğundan emin olduğumu söyleyince, gerçi yukarıdakilerden çok farklı bir tonda:

- Geçen yüzyılın, Hilbert’ten başlayarak, en büyük matematikçileri bu konuda çalıştılar Tolga Hocam, burada bir yanlış aramak,

Himalayalar’ın altından tünel kazmaktan daha zordur, deyivermişti!..

Diyeceğim, Oktay Hoca, buralara hiç girmeksizin, fevkalade asil bir biçimde ve cin gibi, yaptıklarımı görmüş, onaylamış ve sonuçlarımdan övünç duymuştu bile...

İşte böylesi bir bilim namusu...

Sonra Moda’da bir Kebapçı’ya gittik...

“Hakem Raporu”nu, orada kaleme, aldı. Arşiv belgesi mahiyetindedir düşüncesiyle, ekliyorum... (Lütfen tıklayınız)

Oktay Hoca, belli bir olgunluk seviyesine ulaşmış çalışmalarıma, Türkiye’de, gönülden ve derinlemesine ilk sahip çıkan bilim adamıdır.

İkincisi Sevgili Prof. Nejat Veziroğlu’dur.

Yurt dışında ise ilkler Fransız NASA’sı (ONERA), Araştırma Genel Direktörü Prof. Christian Marchal, Louis de Broglie Vakfı Dergisi Editörü Dr. Xavier Oudet ve Lebedev Enstitüsü Direktörü, Kadim Arkadaşım Prof. Vladislav Rozanov (şimdilerde 85 yaşında olmakla beraber, hala aktif)... ONERA’nın Einstein’ın sonuçlarıyla benim sonuçlarım arasında oluşan minik farkı ölçmek üzere, demek ki, 1999’da Akdeniz’in tabanına inecek ve orada bir süre bekleyecek, atom denizaltılarındaki atom saatleriyle, deneyler yapmaya giriştiğini kıvançla kaydetmeyi dilerim...

O deneyler, “aletlerin hassasiyeti” yetmediği için, olmadı...  ONERA, benden başka deneyler tasavuur etmemi istedi. Sıkıştım, kaldım... Ama Oktay Hoca önümü öyle bir açmıştı ki. Bir deney düşünebilmeliydim... Bir dizi yıl da öyle geçti... Bu arada yurtdışı yayınları pıtırak gibi olmaya başlamıştı... Hemen hepsinde Oktay Hoca’ya gerçekte hiç bir zaman tam eda edemeyeceğim, vefa borcumun, işareti vardır...

Prof. Alexander Kholmetskii ve Arkadaşları (Belarusya Devlet Üniversitesi), sonuçlarımı, Einstein Genel Görelilik Sonuçları’na karşı, sınayabilmek üzere, nihayetinde tasavvur ettiğim deneyi yapmak üzere, ilk paçayı sıvayanlar olmuşlardır. Yıl demek ki, o zaman 2007. Deney Sonuçları’nın, “kafadan” beni doğruladığını, Einstein’ı ise (ki Büyük Usta’ya, hayranlık duyduğumu ve sonuçta ortaya çıkan nazariyemin zemini olarak, enerji korunumu yasası yanı sıra, O’nun Özel Görelilik Kuramı’nı, ittihaz ettiğimi kaydetmeliyim, şu ki), kuşku götürmez biçimde yanlışladığını, gördük...

Bütün bu olası gelişmeleri Rahmetli Oktay Hoca, demin anlattığım süreç içinde “ustura” gibi kavramış, müstesna bir bilgelik, beğeni ve övgüyle, rapor etmişti, işte...

Şunu muhakkak eklemeliyim: Sevgili Prof. Metin Arık 40 küsur yıllık ve hayranlık duyduğum bir arkadaşımdır. Eşi Rahmetli Engin Arık da öyleydi...

Sevgili Metin’e, o arada bir parça Rahmetli Engin’e düşüncelerimi anlatmam, 2005’ten önceye nasip olmadı.

Ama bir başladık, bugün itibariyle, on yıldır kesintisiz ve büyük keyifle, ayrıca etrafımızdaki gençleri epey bir mıknatıslamış olarak, çalışıyoruz...

2007’de, Isparta’da vukua gelen elim uçak kazasında kaybettiğimiz Sevgili Engin Arık ve Çalışma Arkadaşları’nı, özlemle anıyorum.

Sevgili Metin’in, TÜMÖD’ün 27 Haziran 2015’te, yaptığı, Oktay Sinanoğlu’nu Andığımız Toplantı’ya yolladığı mesajı buraya almayı diliyorum:

<<<Oktay Sinanoğlu’nu anma toplantısına şehir dışında olduğumdan katılamıyorum. Bu büyük bilim adamı hakkında birkaç söz söylemek isterim.

Bilim camiasında, Oktay Sinanoğlu, çok elektronlu atom ve moleküllerin yapısına getirmiş olduğu yeni bakış açısıyla tanınır. Bu bakış açısında sadece Kimya değil, Fizik ve Matematikten de kavram ve metodları kullanmıştır. 200'ün üstünde bilimsel makalesi 4000 üzerinde atıf almıştır. Bu makalelerin önde gelenleri Oktay Hoca'nın sadece kendisi tarafından veya yetiştirdiği talebeleriyle birlikte yazılmıştır.

Kimya, Fizik ve Matematik dallarında bilime kalıcı katkıda bulunmuş Oktay Sinanoğlu Hocamızı, bilim adamlığı vasfının yanında ülkemizin siyaset, endüstri ve bilimde dışa bağımlılığına karşı görüşleriyle daima hatırlayacağız. Kendi bilimimize dayalı teknoloji üretme yolunda ilerleyerek endüstri ve siyasette dış bağımlılıktan kurtulacağız. Oktay Hocamızın sözleriyle "Maddiyat ile maneviyatı dengeleyeceğiz. Formülümüz bilim’ + ‘gönül’ olacak." Hepimizin başı sağolsun. Metin Arık.>>> 

2- Gerek ilk görüşte gerekse sonraki berâberliklerinizde, Sinanoğlu’nda gözlemlediğiniz kişilik özelliklerini anlatır mısınız?

O’na hayranlığımı, gizleyemezdim. Doğrusu, bunu, MIT’de, demek ki işte 1960’ların sonlarındaki ilk karşılaşmamızda, çoktan anlamıştı.

“Gönül penceresini” hemen açtı... Bahşettiği sevgi, beni gururlandırmıştı...

MIT’deki ilk buluşmamızda ayaküstü, ama uzun konuştuk...

Bana, daha o zaman, iç dünyasını açmakla, beni ayrıca ödüllendirdi. 

Zıpkın gibi zeki, bir o kadar duygu insanı...

Yumuşak, aynı zamanda, radikal... Ödünsüz, çok kişilikli...

3- Sinanoğlu, özel sohbetlerinde; hücrelerinin her bir zerresini ıstırapla kıvrandıran Türkiye gerçeklerini anlatıyordu. Hiçbir Türk’ün kabullenemeyeceği acı gerçekler… O gerçekleri, kendisini yakından tanıyan Tolga Yarman’dan dinleyebilir miyiz?

Bakın size bir örnek vereyim: Çocuk yaşta, kışın, evsiz barksız, sokaktaki kedinin köpeğin, yalnızlığını, çaresizliğini, buna karşın ayakta kalma direncini, eğer özel bir duyarlılıkla doğmamışsanız, idrak etmeniz, çok zaman alır...

Böylesi bir idraki hatta, hiç geliştiremeden bu dünyadan gelmiş geçmiş “adem” sayısı, astronomik sayıları aratmayabilir.

İnsanın gözüne görünenler vardır, görünmeyenler vardır. Gönül gözüne görünenler vardır, görünmeyenler vardır, idrakine yükselmiş olgular vardır, onun çok uzağından kalmış olgular vardır...

Oktay Sinanoğlu gibi birisi, bakacak ve fakat görmeyecek... Böyle bir şey yok!..

Bakınca gördükleri, O’na, genelde “acı” veriyordu... Yalnız Türkiye’ye dönük olarak değil, bütün Dünya’ya dönük olarak...

“Perişan ülkeler” lafı onun tornasında, yontulmuştur...

Bu ne kadar varitse, Türkiye’ye dönük özel sevdası, bir o kadar varittir...

Evet, Türkiye’nin üstüne titriyordu...

Evren ve madde âleminde iken, topraklarımızda hangi “kan” ve “tarihsel bağlam” uzantısında oturduğumuzu unutmaz, aynı biçimde, Türkiye’nin üstüne titrerken, evren ve madde aleminden, insanlığına dönük duyduğu sorumluluk itibariyle, uzaklaşamazdı.

Tam bir Atatürkçü idi.. Cumhuriyet’e meftundu... Ancak “Gardrop Atatürkçüleri” bir yandan, Cumhuriyet’i, bir de sözüm ona Cumhuriyet’ten yana görünerek çığırından çıkartanlar, O’nu deliye çeviriyordu...

Acı çekti ama itidalini ve nükte kabiliyetini hiç köreltmedi...

Zaman zaman şöyle derim:

Kulağını kesmeden Van Gogh olamazsın, her kulağını kesen ise, Van Gogh olacak diye bir kaide yoktur.  

Bu bağlamda, “Oktay Hoca kulağını kesmeyi elbette aklına hiç getirmedi!”, tabii, denebilecektir, ama, algıladıkları, duyarlılığıyla yoğrulunca, eminim işte, derinlikleri öylesine başka türlü olan bir insanın duyduğu, “ezaya” benzer bir duygu oluyor...

Bir yandan nükteyle, bir yandan, kendi deyişiyle, “delikanlılık pozuna gölge düşürmemeye çalışarak”,sıkıntısını geçiştiriyordu.

Bence amansız ve örnek bir mücadele verdi. Hep tek başına!..

Dünya’nın bildiği ve saydığı birHoca olmasa; O’na; Nobel ödülünü vermedikleri bir tarafa; büyük sorun yaşatacak odaklar ayrıca ve muhakkak, olurdu...

Son evrelerinde, etkilediği insan kitlesinin büyümesi, O’nu takip altında tutanların, daha çok hareketlilik göstermelerine sebebiyet vermişse, buna hiç şaşırmam...

4- Türkiye’nin 2000’li yıllardaki durumunu anlatırken, tedbir alınmazsa yakın bir gelecekte karşılaşılacak felaketler konusunda ilgilileri / yetkilileri uyarıyordu. Neler söylüyordu, söyledikleri gerçekleşti mi?

Bir defa bölgedeki emperyal oyunları görmemesi mümkün değildi. Türkiye’nin ise buna boyun uzatması O’nu muhakkak çileden çıkarıyordu.

Akıl ve gönül...

Bilirsiniz, üzeriden en çok durduğu değerler...

Aklı başından alınmış bir ülke, irfanı kapalı, vicdanı mühürlü bir gençlik, tartışmayan, sorgulamayan, nesiller, O’nu “deliye” çevirmeye yetiyordu... 

Şu var ki, karşınızda dev güçler varsa, bir tek akıl ve “ne kadar dâhiyane olursa olsun”, kişisel hünerlerinizle onlara, karşı koyamazsınız...

Açmazı buydu...

Stalin’e demişler ki:

Papa senin hakkında çok atıyor, tutuyor...

Stalin’in cevabı, ilginç:

Kaç tümeni var ki!..

Oktay Hoca’nın dinleyenleri, hayranları, çoktu...

Ama onların başında “Oktay Paşa” olmayı iç istemedi...

Aklından bile geçirmedi...

O anaforlara, bir girdin mi, laboratuvar, kütüphane, kitap mitap, biter...

O, buna katlanamazdı...

Kendimden bilirim... Yazmadığım zaman yoksullaştığımı düşünürüm...

Duygumu anlatmak için şu tasviri yaparım:

Mustafa Kemal son zamanlarında, Dolmabahçe Sarayı’nda Geometri Kitabı yazmaya heves etmiş... Epey bir karalamış, ayrıca... Demek ki Kurutuluş Savaşı niye yapılırmış: Feraha kavuşup Geometri kitabı yazmak için!..

Oktay Hoca, çok bütünsel bir aydın ve bilim adamıydı... Kamuoyu için yazdığı kitaplarla, acayip savaştı... Ama bunun dışında herhangi örgütlü, siyasi bir mücadele, O’nu, öteki “can parçası” araştırmadan kopartırdı... Buna katlanamazdı...    

5- Buna rağmen asla ümitsiz ve karamsar değildi. Ümitlerinin kaynağı ne idi, güvendiklerinin temelinde ne vardı?

Akıl, direniş, sevgi ve mücadele...

Bir defasında Mareşal Tito demiş ki:

Yugoslavya’yı bölebilirler, Sovyetler Birliği’ni çöketrebilirler, ama Mustafa Kemal’in Türkiyesi’ne, bir şey yapamazlar...

Oktay Hoca, Mustafa Kemal’e, Tito’dan muhakkak daha çok, güveniyordu...

Ama ya Mustafa Kemal’in yerine, yıllar içinde geçenler?..

Bunu, bir başka fasılda konuşuruz...

Şu ki, Kemalistler, Cumhuriyetçiler, “laikler” mi yoksa “laikçiler” mi, artık tam ne diyeceğim bilemiyorum, devam edeyim, “milliyetçiler”, giderek solcular, hal ve hareketlerini, kilitlendikleri saygıdeğer hedefler itibariyle, ciddi olarak sorgulamalıdırlar.

Bana kalırsa, kimseyi bilhassa kastetmiyorum, ama “Türkiye’deki dinamikleri”, hele bölgedeki, petrol ve doğal gaz savaşı zemininde anlayan, hemen hiç yok gibi...

Oktay Hoca ise, olup biteni hemen herkesten daha berrak görüyor ve insancıl (“milliyetçi”, demeyeceğim), “milli bir refleks” geliştiriyordu..(“Milliyetçilik”, Cumhuriyet’in temel umdelerinde olarak, “toplumsal dayanışma” anlamındadır... Ama bu anlamdan çok saptırıldıuğı için, onun yerine bu aşamada “millî”, demeyi yeğledim. Rahmetli Oktay Hoca’nın böylesi bir hassasiyet içinde olduğunu yakinen biliyorum.)

Bir şey eklemeliyim:

Cumhuriyet’in inançla bir sorunu yoktur. Tersine Diyanet İşleri Başkanlığı (bilhassa kuruluş felsefesi itibariyle), bir Cumhuriyet Kurumu’dur... Bugün ise, iktidarın maateessüf payandası olmaya sıkışmıştır.

Buna karşılık, Cumhuriyet’in böyle bir Diyanet anlayışıyla, başta da “yobazlıkla” sorunu vardır.

“Yobazlığı” tarif edeyim: Her türlü sorgulamayı, tartışmayı reddederek, "dediğim dedik" dediğinizi, karşınızdakinin beynine itfaiye hortumuyla zerketme cürmünün adıdır; budur yobazlık!..

Yobazlıkta, gitgide daha çok mezhebîleştirme, inancı hakkaniyetsizliğe ve adaletsizliğe başkaldırı özünden boşaltıp, şekle indirgeme ve “inanç farklılıklarını dinamitleme”, vebası vardır.

Oysa Cumhuriyet, “inanç barışının” beşiğidir.

Bugün bakıyorsunuz, bölge mezhebîleştiriliyor... Türkiye mezhebîleştirilyor, hatta, Atatürk’ün partisi içinde, inanç barışı dinamitleniyor...

Sorun, “aklın” iptali ve “naklin” mutlaklaştırılmak istenmesidir.

Oysa Cumhuriyet; “yönetimde akıl” (ki bu “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir!”, düsturunda vücut bulur) ve “inançta akıl” demektir ki, bu konuda görev Cumhuriyet Kurumu, Diyanet’e verilmiştir...

Bu kurumumuz, bugün kendini, ne kadar akla, ne kadar nakle, aynı bağlamda ne kadar “egemeni payandalamaya” veriyor, bu konularda ciddi olarak, sorgulamalıdır.

Aklı iptal edilmiş ve egemeni payandalamaya sıkışmış bir Diyanet, “Cumhuriyet’in Diyanet”i değildir.

İşaret etmeliyim ki, Oktay Hoca, inançlı bir insandı ve aklın, nakil tarafından biçilmesine en çok isyan edenlerden biriydi.

Bakın “nakil”, “bilim kilisesinde” de vardır... Esasen olmazsa, olmazdır, “nakil”... Ama bu “kilise”, “sorgulama kültüründen” uzak durmayabildiği için, kendini yeni baştan var etme erdemini, epeydir, gösteregelmiştir.

Yoksa söyleyeyim, sorgulamayı ve sorgulanmayı ufak ufak taça atan, giderek, menfaat kalelerinin dışına fırlatmak isteyen, bir “bilim kilisesi”, IŞİD’den beterdir... Ki, bu kilise yer yer olsun, böylesi işaretleri maalesef vermektedir.

Oktay Hoca böyle bir bilim kilisesinin keşişi olmayı her zaman reddetmiştir.

     

6- Sinanoğlu’nun hayalinde; dünya devletleriyle iktisadî ve teknolojik açıdan entegre olmakla birlikte, iktisaden güçlü, teknoloji üretebilen, tam bağımsız,  kalkınmış ve müreffeh bir Türkiye oluşturmak düşüncesi vardı. Bu düşüncelerinin uygulamaya konulması, kimler tarafından nasıl engellendi?

smiley ... Balyoz’a ve Ergenekon’a bakmak yeter de artar bile...

Türkiye, bir “Siber Savaş” yaşadı... Tek kurşun atılmadan Ordu’nun tepesi bir çırpıda biçildi...

Oktay Hoca yaşasa ve biraz daha etkili olmaya başlasa, herhalde tam da, valla mükemmel bir bilim adamı Haberal gibi, bedel ödemeye mahkûm kılınabilirdi... Unutmayalım kil, Sevgili Mehmet Haberal, en verimli beş senesini, Silivri’de “mecburî ikamette”, geçirdi...

7-Tam bir entelektüeldi. Kendi aslî alanı dışında kalmasına rağmen, Türkiye’yi kalkındıracak konularda derinlemesine bilgi sahibi idi. Hangi alanda neler tasarlıyordu? Önemli gördüğünüz birkaç projesinden söz eder misiniz?

İlk Yaz Okullar’nı düzenleyenlerden, Oktay Hoca...

Aklı ve bilimi, aydınlanmayı, gönüle aynı ölçüde sahip çıkarak, güçlendirmek için, çırpındı durdu...

Ama dediğim gibi, “örgütlü” değildi... Siyaseten baltalandı, durdu...

Yanlış bir yoruma mahal vermemek üzere, “aklı” da tarif etmeliyim...

Çünkü akıl, “kimim aklı”, değil mi?

Öğrencilerime şöyle derim:

Aklı kendi başına bırakırsanız, ya davulcuya ya zurnacıya kaçar, akıl deneyle terbiye edilmek zorundadır...

Bağımsız ve milli bir karakterdeydi, Oktay Hoca...

Fakat strateji derslerimde söylediğim, bir şey vardır ki, ihmale gelmez:

“Sosyal adaletin”, “gelir dağılımda adil paylaşımın” olmadığı yede, “millilikten” bahis abestir. 

Bir de, Okyanus aşırı bir yerlerden kerteriz tutacaksın, arkasından millîlikten, bağımsızlıktan, dem vurmaktan, çıkmayacaksın!

Bu bir riyadır. Görenekteki adı, münafıklıktır.

İşbirliği bir şeydir, talimat alıp, bunu yerine getirmek başka bir şeydir.

Doğrusu bu konuları, Oktay Hoca ile uzun uzadıya tartışma şansım olmadı, ama milli kere milli, bağımsız kere bağımız, bir örnek kişilik sergileyegittiğini, hemen ifade edebilirim.

Bu yönde tam bir sancaktar olmuştur...

8- Türkçe konusunda da çok hassastı. Anlatır mısınız nasıl bir Türkçeye taraftardı?

Evet öyle... Hoşuna gitmeyen (yabancı) bir kelime duyduğunda, bunun Türkçesi’ni zikredip, “ihtarda hoşgörülü” olmayacak kadar, radikaldi...

O’nun da sabrının bir sınırı vardı...

Böylesi sorunlarla karşı karşıya kaldığımızda, biz eğitimciler, “Düşünceyi, acaba hangi mekanizmayla, daha az zahmetli olarak aktarabiliriz?”, sorusuna, cevap ararız...

Harika bir hocaydı, kuşkusuz... Ama sonuna doğru, yorulmuştu... Tahammül sınırları, zorlanıyordu.

İşte, “Türkçe elden giderse, Türkiye elden gider”, yönündeki derin kaygısının pençesindeydi...

Bakın size bir sırrımı vereyim:

Kim ki, Türkçe bilim dili değildir, o Türkçebilmiyordur, derim...

Türkçe yazmaya da konuşmaya da bayılırım... Hem Fransızca hem İngilizce dersler verdim, veriyorum. Almancaya hakimiyetim, daha az iyi sayılmaz...

Fakat eğer Türkiye’de yabancı dilde ders veriyorsam, dersin çeşitli evrelerinde durup, dediklerimi muhakkak Türkçe özetlerim. Bunun iki nedeni var: Birincisi, çocuklar yabancı dile yeterince aşina değiller. İkincisi ve daha önemlisi burada, Oxford’da ya da Sorbonne’da ders vermediğime göre, çocuklar benim Türkçemden mahrum kalmamalılardır...

Oktay Hoca, daha da radikaldi.

Yabancı dilde eğitimle, emperyalizmin damardan beynimize hulul ettiğini düşünüyor, giderek ana dilde yapılmayacak eğitimin, çocuğun gelişiminde olumsuz rol üstleneceğini düşünüyordu.

Dili ayrı öğretelim, dersi Türkçe yapalım, diyordu... Bu bağlamda kolejlere de karşıydı, hatta işte ODTÜ’de, İngilizce dildeki eğitime de...

Genelde, kendisine, düşüncesinin üstüne oturduğu kökler itibariyle, evet, katılıyorum.

Ama O’nunla hemfikir olmayacak çok sayıda, saygıdeğer bilim insanımız, vardır...

Bu konu eğitimbilimcilerin konusu olduğu kadar, ciddi bir siyasi kavga konusudur ve katiyen kolay değildir.

Şunu eklemeliyim...

Galatasaray Lisesi’nde Türkçe okuma yazma öğrenmeye başladığım evrede, Fransızca okuma yazma öğrenmeye başladım.

Lise 1’den itibaren Almanca öğrendim. Almanca, Fransa’daki Üniversite yıllarımda, “yabancı dilimdi”.

MIT’de, doktoraya başladığım zaman, hemen hiç İngilizce deneyimim yoktu... Başta evet zordu, ama birkaç ayda intibak sağladığımı ifade edebilirim...

Yani, o durumda dahi, “MIT’de ana dilde eğitim görmediğim için, bir kayıp içinde olduğumu” düşünmüyorum... Tersine harika oldu, bence öylesi... Ayrıca MIT’de ya da Berlin Teknik Üniversitesi’nde, ana dilde eğitim talebi, saçmanın ötesinde olur, değil mi?

Yine de Oktay Hoca’yi iyi anlamamız gerek:

O buradaki bilhassa İngilizce Eğitimi ile, çocukların dersi kavramalarındaki zorluktan çok, özümüzden kopartılabileceğimizi kaygısını, dile, getiregitti...

Ee işte o zaman, örneğin iki ODTÜ’lünün bir konuyu aralarında Türkçe tartışmalarına tanık olursanız, konuştukları dil, “Türkçilizce” oluunca, bundan rahatsızlık duyuyordu...

O’nun dediklerini tabii, dikkate almamız gerekiyor...

Yine de olayı eğitimbilimciler enine boyuna didikledikten sonra, siyasî bir seçim yapmamızın yerinde olacağını düşünüyorum...

Her ne pahasına olursa olsun, Türkçe ders anlatımı, Türkçe makale yazımı, bence de önemle desteklenmelidir.    

        

Bu yapılmazsa, işte o zaman, gerçekten “By by Türlçe”, demek zorunda kalırız... Pekiyi bunu kimler yapar? Bilim adamları ve aydınlar... Onlar yazdıkça, onlar konuştukça gelişir, güzelleşir Bilim Türkçesi... Öğrencilerim çok iyi bilirler ki, Türkçe ders verirken ya da konuşurken, hemen hiç yabancı sözcük kullanmam.

Bir gün Sevgili Oğlum, Doç. Dr. Ozan Yarman (OY), beni (B) sigaya çekti.

OY: Pekiyi, Magnetic Field’e ne diyorsun?

B: Mıknatıs Alanı.

OY: Intensity?

B: Şiddet.

OY:  Pekiyi, ya “Vector”e?

B: Yönlü büyüklük.

OY: Pekiyi, “Condansateur” ya da İngilizcesi ile “Capacitor”, buna?

B: Yüklük.

OY:  “Vector Magnitude”, buna?

B: Yönlü Büyüklüğün Boyu

**

Oktay Hoca’nın aradığı işte zaten böyle bir şeydi... Abartıya kaçmadan, Temiz Türkçe ile geliştirilmiş olacak, bir bilim dili ve bunun “yabancı dilden anlatıma”, hiç bir biçimde feda edilmemesi...

Vurgulamalıyım:

- Kim ki, "Türkçe bilim dili değildir!", diyor, o bence, Türkçe bilmiyordur!..

9- ‘Kendimiz kalarak gelişmek ve geliştikçe özümüze dönmek’ şeklinde özetlenebilecek düşüncelere sahipti. Detaylarını sizden öğrenebilir miyiz?

İşte bir parça açıkladım, esasen... “Özümüzde kalalım”dan ziyade, hassalarımızı bilelim, onlar çok nadide, onlara sahip çıkalım, onları bir defa katiyen unutmayalım ve onları geliştirelim, onlarla birlikte ve onları geliştirerek, gelişelim.

Şimdi kimi arkadaşlarımı belki kızdıracağım ama, “Kardeşim, barışı, kardeşliği, adaleti, toplumsal adaleti, dayanışmayı; “Komşum açken, ben tok uyuyamam!”, diyen bir millete sen; kalıbına bile dokunmadan, getirip, alternatif olarak “Sosyal Demokrasi”yi sunuyorsun. Bunun özüne elbette saygım var... Tarihî gelişmesine öyle... Kurumlarına, kurallarına, yine öyle... Kavgasına öyle, ama be mübarek, şunu hiç değilse bir Türkçeleştir öyle bir söyle, örneğin işte “Çağdaş, Toplumcu, Özgürlükçülük”, de, bir şey de, ama olduğu gibi apartma, ne olur, yahu!... Yaptığını yaparsan, yalnızlaştırıyorsun, kendini...

“Demokrasi”, giderek örneğin, “laiklik”, sözcüklerini dahi, henüz Türkçeleştirememiş olmak, bence bir aydın ayıbıdır.

Oysa işte “Cumhuriyet”, Halk Yönetimi... “Demokrasi” ise, düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki kısıtları kaldıran, yani “Özgürlükçü” Halk Yönetimi...

“Laiklik”, inanç barışı... Cumhuriyet’in laiklik anlayışı ise, inanç barışını elbette kapsar, ama, aynı zamanda “inançta aklilik”, anlamını taşır... Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş felsefesinde bu vardır... Ama şimdi öyle mi!..

Türkçe konuşmazsanız, insanların kafası karışıyor...

Laik, laikçi, antilaikçi, kayık, kayıkçı, halayık, lâyık, gibi bir alay, söz ve anlam saçağı peydah oluyor...

Oktay Hoca’nın ortaya koyduğu sorun buydu...

İnternete, “örütbağ” dedi... Tutmadı... Olsun... Başka bir şey deriz, oluverir...

10- Uzun yıllar Amerika’da yaşadı. ‘Devşirilme’ baskılarına direndi. O dönemde Türkiye ile birlikte pek çok ülke, Amerikanlılaştırılıyordu. Oktay Sinanoğlu o modaya kapılmadı. Hatta ‘Amerikalılardan nefret ediyordu’ denilebilir. Konu ile ilgili görüş ve gözlemlerinizi lütfeder misiniz?

“Amerika” diye genelleştirmek, hakça olmaz... Bizlerin bulunduğumuz yerler, ABD’nin dolayısıyla, Dünya’nın en cennet yerleriydi... MIT, Berkeley, Yale, CALTECH, buralar ve daha niceleri, Dünya’nın önder, bilim merkezleridir...

Buralardaki hocaların, giderek öğrencilerin hemen hepsi, örneğin Vietnam’daki savaş makinesine çok karşıydılar... Bugün Orta Doğu’da, Kuzey Afrika’da, Afganistan’da olup bitenlere bakış açılarının aynı olduğunu söyleyebilirim...

Oktay Hoca işte, örneğin bugün, bölgemizde, her yıl bir milyon insanın kanını içerek yaşayan Savaş Makinesi’ne, onun bütün denklemlerini, marifetlerini biliyor olarak, şiddetle karşıydı...

Bir de tabii, özümüzden kopmamak, evet, önemli...

Biliyor musunuz, MIT’deki çalışma masamın baktığı duvarda, kocaman bir Türk bayrağım vardı. Ben koymuştum... Ayrıca duvara dalgalanıyor olarak raptiyeleyerek...

Hintli Hocalar, derslere, laboratuvarlara, işte “mihrace kıyafeti” benzeri kıyafetleriyle giderlerdi. Derslere yalınayak ve köpeği ile giden öğrenci de vardı... Bütün bunlar bir arada olaraksa, MIT’nin ve benzer cennet merkezlerin zenginliğiydi...

Şunu da ekleyeyim: Ben derse kravatla giden her halde tek öğrenciydim... Hala derse muhakkak kravatlagiderim :)) ...
 

“Devşirilmemenin” bir önemli silahı, kendi düşüncenizin olmasıdır.

Yoksa, bakıyorsunuz, buradaki hemen bütün siyasî akımlar, kimse kusura bakmasın, yok oradan, yok şuradan, yok buradan, edinilmiş, konfeksiyon – hazır giyim şablonlar üzerine oturuyor...

Olur mu allaşkına böyle bir şey!..

Şimdilerde minarelerden Arap Ezanı okunmaya başlandı...

Arap Ezanı, Şam’da hoştur, Mekke’de, Medine’de, olmazsa olmazdır, Kahire’de meltem gibidir.

Ama allaşkına, Sultanahmet’in ya da Sülemaniye’nin minarelerinden, Arap Ezan’ı mı okunur, yahu!..

Bir yandan “Ecdadım!” demeden laf etmeyeceksin, bir yandan ecdadının kemiklerini sızlatacak davranışlara, pasa imza atacaksın!.. Yok böyle bir aymazlık...

Oktay Hoca onun için Atatürk’e çok meftundu. Çünkü Gazi, bir şey apartmamış; beğenirsiniz, beğenmezsiniz, kendi sentezini arkadaşlarıyla birlikte kurgulamış, uygulamış...   

11- Oktay Sinanoğlu, Türkiye’nin değerini takdir edemediği bir yüksek şahsiyet. El attığı her konuda başarılı olmasına rağmen, nasıl oldu da kendisini Türkiye’yi idare edenlere kabul ettiremedi?

O bir canlı, saatli bombaydı...

Yalakaların korkulu rüyası...

Düşüncesi olan, bunu telaffuzda milim çekincesi olmayan bir şövalyeydi...

Kısacası, örneğin Atatürk zamanında yaşasa, herhalde baş tacı edilirdi.

Kafadan, Milli Eğitim Bakanı, Kültür Bakanı olurdu...

Ama O’nun, saygı duyacağı liderlerin yanında...

Baştaki eğer sizi kendisine iktidar tehdidi olarak algılıyorsa, sizi, kim olursanız olun, biçmekten kendini alamaz...

Oktay Hoca, yaşadığı zamanında, buradakilere çok bir fazlaydı...

Esasen iktidar gibi bir tutkusu yoktu. Olamazdı...

Bakın size bir sırrımı daha vereyim:

Siyasette zamanınıza iyi hakim olamazsanız, “özgün icraat” yapamayacağınız bir yana, elinizde makas, o düğün senin, bu açılış benim, habire, oradan oraya, kurdele kesmeye gitmeye, sıkışırsınız...

Oktay Hoca böyle bu dünyanın adamı değildi, elbette.

İtiraf etmeliyim ki, ben de, evet epey bir gayretim olmadı değil, büyük bir sorunlulukla eda ettim, her ne yaptı isem; yine görev düşer yaparım; şu ki, bakıyorum işte, son toplamda, o dünyanın adamı değilim...

12- Türkiye için tasarladığı projeleri hayata geçirecek, hiç değilse topluma ve Türkiye’nin yönetimine tâlip olacak gençlere anlatacak bir OKTAY SİNANOĞLU VAKFI kurulması düşünülebilir mi? Bu işi kimler üstlenmeli?

Bu vakıf evet muhakkak kurulmalı... Görev Ailesi’nin yardımıyla, başta TÜBİTAK’ındır... Ama siyasî rüzgârlar, keşke yanılsam, buna ne kadar geçit verebilir... İlerici belediyeler, Hoca’nın adını, yaşatmak üzere, sokaklara, parklara, çeşitli kültür merkezlerine verebilirler, elbet... Buralarda hayatı kısaca anlatılabilir. Yazılar asılabilir, filimler gösterilebilir...

TÜBİTAK’ın ilk bilim ödülünü O almıştı...  

Yani TÜBİTAK, Prof. Oktay Sinanoğlu’na sahip çıkmayacak... Bu, Fransız Akademisi’nin Henri Poincaré’yi boş vermesi gibi bir şey oluşturur, maazallah!..

Üstümüze düşeni muhakkak yapmalıyız...

**

Adres, telefon, e-posta değişiklikleri oldu, çok aramama karşın, bir süre görüşemedik... O’nu, çok özledim... Ablası’nın; yakından tanıma şansım olan Sevgili Esin Avşar’ın, yanı başına, defninde, Dostları, Sevenleri yanı sıra, Ailesi’yle kucaklaşmak, büyük bir teselli oldu, adeta... Geçende (27 Haziran 2015), TÜMÖD’ün düzenlediği, O’na Saygı Toplantısı’nın öncesinde, sırasında ve sonrasında Sevgili Eşi Dilek Sinanoğlu ve 10 yaşındaki İkiz Çocukları Oya ve Alper’le, sarmaşabilmek, şakalaşabilmek, bir ödül oldu adeta... Şu ki, Oktay Hoca’yı, şimdi daha da çok özlüyorum... Hep özleyeceğim!..

Nur içinde yatsın!..

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile